Benle Oynama – 10

Şurada empatinin seminerini veririm sana, ama daha olmamışım demek, ham kalmışım, böyle pot mu kırılır. Ne demek çak?

Makam odasından çıkarken L koltuklarda oturanları düşünüyordum ben. Kesin sülale silsile sövüyorlardı arkamdan, “Ne öküzler var şu dünyada!” diyorlardı. “İnsan olsa kendini bizim yerimize koyardı.”

Çıktık baba oğul ve lüzumsuz adam, bu sefer kendimi düşünüyorum, kendimden çok Hülya’yı, Hülya’dan çok da hayvanatı. Ne güzel olur kira derdi olmayan kocaman bahçeli bir evde otursak, kiraya vereceğimiz parayı başka çocuklara harcasak, evdekiler nasıl mutlu olur, biz nasıl seviniriz… Da işte…  O kadar da cazip gelmiyor şimdi. Düşüncelerim ayaklarıma dolanıyor, bir tökezlemem eksik. Şu Suat Bey’in oğlu olacak sakar çocuk meğer hasta olmadığı için beleş eve konmak olur mu lan? Ne hakla? Hülya’ya ne diyeceğim sonra? Adamın çocuğu hasta çıkmayınca o da sevinçten Eryaman’daki evini bize verdi desem, şu durumdan istifâde mi ettin deyip canıma okur, fitil fitil getirir burnumdan. Yalan söylesem de gittim gezdim gördüm beğendim bayıldım çok güzeldi dayanamadım kiraladım, şu kadar da para vereceğiz her ay desem, hem kabûl etmez, hem Yenimahalle’deki evi tutmaya gittiydi, kalkıp Eryaman’daki evi tutmuş bu sivri zekâ diye on sene başıma kakar. Bunu yedirmem lâzım ona. Hem kınıyorum kendimi, hem de düşünüyorum ciddi ciddi. O ev daha iyiydi diyebilirim meselâ. Köşe tripleks, kocaman da bahçesi var, bizim kedi köpek tayfası çok mutlu olur falan.

Yer mi peki?

Kesin yer. Kurnazlığı yoktur garibimin, empatinin e’si de yoktur, kör kütük merhamettir, güvendir, itimattır, yani iyiye güzele dair çok daha başka, çok daha özel ve efsunlu bir şeyler vardır onda, ne desem inanır bu yüzden, cehennemin dibinde ne işimiz var diye söver döker bir müddet, biraz da evi taşırken ter ter tepinip başımın etini falan yer, sonra da madem hayvanata geniş bahçe varmış deyip kuzu kuzu gelir ardım sıra. Ama ben gidebilir miyim bakalım kendi peşimden?

Gidemem, nasıl gideyim.

Tuhaf bir hâldeyim. Hem hiç istemiyorum Eryaman’da ev mev, hem it köpek için istemem gerektiğini düşünüyorum. Hem yok diyorum, olmaz, kabûl edemem diyorum bana soran varmış gibi, hem de olsun be diyorum, bir defadan ne olacak, herkes yılışıyor birbirine, bir kere de sen yılış elin adamına, kendin için yılışmıyorsun ki, kediye köpeğe bir hayrın olsun.

Yok!

Olmuyor.

Çok fena ortadayım. Ne o yana gidebiliyorum ne bu yana, ne peşinden ayrılabiliyorum baba oğulun ne kaçabiliyorum kalabalığa karışıp. Ki kaçmaya ne lüzûm var değil mi? Ben demin şaka yaptıydım, size moral olsun diye öyle dediydim dersin biter gider. Ne bu pozlar?

Ayrıca, hadi diyelim şu kapıdan çıkıncaya kadar kendimi rahatlatmayı, ikna etmeyi başardım da tuttum bu bedava kiralığı, kendimle empati kuracak hâlim yok, tabii ki gidip Suat Bey’le kuracağım ve ondan sonraki bin sene boyunca şu evi şu yılışığa verdim diye pişman olacağım, hem içim yanacak hem de kendimden soğuyacağım iyice.

Ne yapsak ne yapsak?

Kâbus gibi yahu. Uyanamıyorum bir türlü. Hâlbuki başta ne güzel geliyordu. Nasıl oluyordu da güzel geliyordu onu da anlayamıyorum artık. Beleşe getirilmiş saadet olur mu ulan? Piyango bileti alırken bile karşılığında iki lira üç lira bir şey ödersin. Bu ne?

Sorup duruyorum kendime, ama cevap veremiyorum.

Sor sor, düşün düşün, verdim birden. “Olmaz!” dedim. “Ölsem kabûl etmeyeceğim bu kıyağı!”

Aman nasıl rahatladım, dünya varmış, nasıl bir güzel geldi anlatamam. Boğulup gidiyordum da birden biri gelip kurtardı beni gibi oldu sanki. Oh be dedim ferah ferah. İstemiyorum ulan evinizi dedim. Bar bar bağırıyorum içimden. Esas piyango şimdi vurdu vallaha. Kendimi tutmasam baba oğulun arkasından koşup “Sizin evinize kalmadık aslanım!” diyeceğim. “Siz bizi ne sandınız lan?” falan. Oh yaa, bu kadar yaa! Ne yapalım senin çocuğunun beni habis değilse? Bana ne? Sen yat kalk şükret, ben de sevineyim kendimi senin yerine koyup; ama bana ne ulan, bana ne, Hülya’ya ne, bizim ite köpeğe kediye kargaya ne?

Oh! Nasıl ferahlamışım, nasıl bir rahata huzura ermişim anlatamam. Reddedeceğim ya ben bu adamı şimdi, nasıl güzel olacak ama. Sinsi sinsi gidiyorum peşlerinden, darbeyi indireceğim az sonra. Dönüp bana minnetle bakacak Suat Bey, kucaklayacak belki, sen ne uğurlu, ne hayırlı bir adammışsın kardeşim diyecek, uzatacak evinin anahtarını, al, git otur, sefanı sür diyecek, hoop diyeceğim ben, orda dur diyeceğim, demin sen üzüntüden yıkık döküktün, kıyamadım, yanına yanaştım ki bana yaslanabil, ama kabûl edemem Suat Bey diyeceğim, iyilik yapacaksan git başkasına yap, adağını başkalarına ada, bizim böyle işlerimiz olmaz diyeceğim, hadi diyeceğim, oğlunun mürüvvetini gör inşallah, torun torba gör, hayırlı gelin gör, su gibi ömür gör, güzel günler gör. Bir dik duruş sergilemişim fıstık gibi, yürüyüp uzaklaşacağım bunları dedikten sonra. Arkamdan hayran hayran bakacak bu sefer. Hem o bakacak hem de oğlan bakacak. Birbirlerine bakacaklar sonra; gözleri dolu dolu. Ne adamdı be diyecekler. Hızır mıydı neydi mübarek, bir göründü bir yok oldu. Ben olsam öyle derim çünkü; kendimi Suat Bey’in yerine koyuyorum, oğlumun iyi haberi uğruna her şeyi gözden çıkarmışım, fakat karşımdaki yiğit bu lütfû elinin tersiyle itiyor. Vay be diye düşünürüm kesin. Analar ne aslanlar doğuruyor be!

Tabii benim hüsnükuruntum da olabilir bu. O öyle düşünmez belki. Peşlerinden Lamarck’ın hipotezi gibi yürüyeceğimi, bahçeye çıkıp o oğluna sarılırken arkasından omuzlarına dokunarak “Bizim ev işini unutmuyosunuz değil mi yani?” diye yavşayacağımı düşünüyordur bakarsın. Korkuyordur da tebelleş oılurum diye. Haklı da olur korkmakta. Ne? Ne diyecek şimdi bu adam kendine? Hadi bakalım Suat, verdin bir söz, uçlan bakalım köşe tripleksi mi diyecek?

Ne bileyim?

Sözünün eriyse çok çok rica mica eder yarım ağız, ya da diyelim ki dindar geçinenlerdendir, “Yahu adak diye çıktı ağzımdan bir kere, Allah’ın gücüne gitmesin? Helâl et bari!” der, bitti gitti.

Haydi bakalım devam ettim peşlerinden. Bahçeye çıktı bunlar nihâyet. Sarıldılar. Duygu dolu bir andı benim için, merdivenin kıyısına usulca mevzilendim, izledim. Ayrılıp dolu dolu baktılar birbirlerinin yüzüne, baba uzanıp oğlunun yaralı yanağını sevdi, tekrar kucaklaştılar, sonra tekrar ayrılıp tekrar baktılar birbirlerine, ağlıyorlardı da artık, ardından tekrar kucaklaştılar. Üçlük sevinci yaşayan basketçiler gibi birbirlerine öyle bir atılışları vardı ki tok tok sesler geliyordu göğüslerinden. Seyrettim ben coşkuyla; avurtlarım şişmiş. Bir eliyle gözlerini silerken öbür eliyle sigara tabakasını çıkardı sonunda Suat Bey, açıp oğlana uzattı, “Ama baba!” dedi oğlan, “Yak ulan yak!” dedi bu, “Sanki bilmiyor muyuz!” Yaksın diye de Dupont’unu çıkardı, çaktı, oğlan da eğildi yaktı. Dumanlarını savurdular karşılıklı. Mutluluğa bak! Benim gözlerim… Hiç sorma… Mendil arandım, yok. Sonuncuyu bunlara verdiydim, hatırladım. Elimin dışıyla silindim şöyle, kendi sigaramı çıkardım, tam kendi çakmağımla yakacaktım, altın Dupont parlayıverdi on beş santim ötemde. Yakarken kafamı sallayarak baktım Suat Bey’in yüzüne, gözlerinin içi gülüyor adamcağızın. Kıvırtmayacak, anladım. Eryaman’daki evinde yılan sülalesi gibi çöreklenmemiz için ısrar edecek. Bak ne güzel gülüyor gözleri. Birden, “İnsanoğlu kuş misâli…” dedi içli içli, “Daha bir saat önce ölümlerden ölüm beğeniyordum şurda. Görüyor musun Allah’ın işini? Her işin başı sağlık kardeşim, her işin başı sağlık. Mal mülk, hepsi yalan.”

Yolunu yapıyor tabii diye düşünüyorum. Bana evi teklif edecek şimdi, gururumu kırmadan etmeye çalışıyor, zemin hazırlıyor kendince.

“Çok haklısınız.” dedim. “Sağlık olmayınca gerisi hep şey yani…” Ben neyin yolunu yapıyordum Allah aşkına? Artık ben de yavaş yavaş kaçayım de, çekil git işte. “Neyse…” diye devam ettim, “… artık ben de diyorum ki, yavaş yavaş…”

“Haa, anladım…” diyerek sözümü kesti. Kabûl etmeyeceğimi anladı da korktu tabii. Kırgın kırgın bir bakışı vardı, için sızlar. Devam etti: “Bizim tripleksi diyorsun sen…”

Ben de onun sözünü kestim:

“Yok, ben o bakımdan…”

Hadi bakalım o da benim sözümü kesti:

“O şey yav… Tek benim üstüme olsa canım fedâ,  sen tamam, çıktı ağzımızdan bir söz, asılıyorsun haklı olarak ama…”

Hayvana bak. Biz ne düşünüyoruz o ne düşünüyor.

Tekrar sözünü kestim:

“Şimdi Suat Bey…”

Kestirmiyor ki herif.

“Tamam kardeşim…” Bir de sesini yükseltti mi sana? “Anladık…” diyor dik dik, “Uzatma. Boş bulunup dedik öylesine, hemen atlayacağını ne bilelim biz!”

“Yaa bi müsaade ets…”

Yok, etmiyor müsaade falan, makineli tüfek gibi saydırıyor. Vay efendim ben de amma fırsatçıymışmışım, vay efendim ben bunu hanımının çocuğunun rızkını elin adamına yedirecek kadar enayi mi sanmışmışım, vay efendim bu kadar askıntı olacağımı bilseymişmiş baştan üç kuruş para mara dermişmiş de başının gözünün sadakası olsun deyip atarmışmış önüme, evmiş bu be, evmiş evmiş, verilir miymiş elin uğursuzuna küt diye. Kaptırdı gidiyor, bir dur diyorum durmuyor, azıcık sus diyorum susmuyor, veriyor veriştiriyor adam, itin götüne sokup sokup çıkarıyor beni, etrafımız da kalabalıklaşmış bu arada, hastasını unutmuş bizi seyrediyor millet, yeni fark ediyorum, “Abi…” diyorum, “Bırak kardeşim abi mabi şimdi, hepiniz aynısınız!” diyor, “Abi abi diye diye malı götürmenin peşindesiniz…” diyor, “Bi adam olun be…” diyor, “Bi dik durun…” falan. Hayır, ağzının ortasına kafayı gömerim de kendimi onun yerine koyuyorum, olmaz şimdi, çocuğu var yanında, gururu kırılır yazık, o da bir baba neticede. Tutuyorum kendimi. Ama kaşınıyor herif, Dupont’u sokuyor bunumun dibine, “Al çakmağımı vereyim, pek gözün kaldıydı…” diyor, kolunu kanat gibi çırpıp abartılı hareketlerle cebinden cüzdanını çıkarıyor, “Üç aylık kiran benden olsun…” diyor, ben diyorum kafa atmayı siktir et, dizini hayalarına göm şunun, bu benli oğlan da bunn son icraatı olsun…

En son, altın sigara tabakasını da ağzıma ağzıma uzattığını hatırlıyorum. Bende ekran kararmış. “Lan…” demişim, “Sana da, arızalı oğluna da, evine de, çakmağına da… Amına korum lan böyle empatlığın!” Elimden zor aldılar bunu.

Keşke bir durup dinleseydi.

Borçlu olmayı alacaklı olmaya tercih ederim diyecektim ona. Kendimi emniyette hissederim o zaman; oO bilmese de ben bilirim çünkü ödeyeceğimi diyecektim. O bana “Sana borçalndım, ne yapsak?” diyecekti o zaman belki, ben de ona diyecektim ki, “Borç morç yoktur, varsa da helâl-i hoştur, ev mev yoktur, varsa da hayâl-i hoştur, para pul dupont mupont yoktur, varsa da hepsi boştur diyecektim.

Dedirtmedi ki.

Neyse gene ya insaflı adammış ya da evini istemediğim için çok sevindi, onun orasını bilemem, ama davacı olmadı benden. Nejat Bey’in evini kiralama işi de yalan oldu gayet tabii; adam arkadaşını pataklayan adama ev verir mi? Kös kös döndüm eve, Hülya alıcı kuş gibi bekliyordu bahçede. “Naaptın Yenimahalle’deki ev işini?” dedi.

“İnsan bi hoş geldin falan der.” dedim. Böyle durumlarda baskın çıkacaksın. “Dur bi nefes alalım, anlatırız.”

“Beceremedin  de mi?” dedi. “Piss!”

Sezgin Kaymaz Bursa’da!

17903549_10155427550679928_4178346531703268449_n

Sezgin Kaymaz, Bursa Ezgi Kitabevi’nde okurlarıyla buluşuyor! Kitap Ağacı ve Ezgi Kitabevi’nin birlikte düzenlediği Sezgin Kaymaz Söyleşi&İmza günü 23 Nisan Pazar günü saat 15.00’da.

Sezgin Kaymaz Külliyâtı: Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir (Roman / 1997 / İletişim), Geber Anne! (Roman / 1998 / İletişim), Kaptanın Teknesi (Roman / 1999 / İletişim), Lucky (Roman / 2000 / İletişim), Zindankale (Roman / 2004 / İletişim), Sandık Odası (Hikâye / 2005 / İletişim), Medet (Hikâye / 2007 / İletişim), Ateş Canına Yapışsın (Roman / 2008 / İletişim), Kün (Roman / 2013 / İletişim), Deccal’ın Hatırı (Roman / 2014 / İletişim), Kısas (Roman / 2014 / İletişim).

Bakele (Hikâye / 2015 / April),

Şon Sûrâ (Roman / 2015 / April),

Bugün Bize Kim Geldi (Hikâye / 2016/ April)

Farfara (Roman / 2017/ April)

Benle Oynama – 9

Vakit geldi sonunda. Hep gelir. Bir öncekileri de savdı Nejat Bey, döndü bizimkilere, “Gelin bakalım şöyle.” dedi.

Baba oğul söküle söküle yanımdan kalkıp dura dura, yutkuna yutkuna, pantolonlarının orasıyla burasıyla oynaya oynaya, bana içli içli bakıp ne faydam olacaksa “Sen de gel ne olursun!” demeye getire getire tersin tersin ilerlemeye başladılar Nejat Bey’e doğru. “Evlâdım, nasıl olsa yakalar döverim. En iyisi sen kendin gel, az döveyim.” diyen babalarının yanına doğru ilerleyen korkmuş çocuklara benziyorlardı. Ben de “Az döv adam!” diyen annelerine benziyordum sanki. Nitekim son anda cebini yoğurup duran eliyle alttan gel gel bile etti bana Suat Bey. Kalktım, hem ayıp olmasın, hem de onun yerine koy bakalım kendini, yalnız olmak ister misin? Kalktığımı görünce yüzü azıcık gevşedi yazık, oh bile çekmiştir kesin. De, bana oturacak yer yoktu. Baştan beri iki iskemle vardı orada. Bir duraladım, oturmalarını bekleyip geçtim arkalarına, fotoğraf çektirecekmiş gibi dikildim. Nejat Bey bana bakıyordu.

“Siz niye oturmuyorsunuz?”

“İskemle yok da…” dedim.

“Canım, kalktığınız şeyin adı iskemle değil mi? Çekin işte şuraya.”

Onun adı koltuktu; L koltuk, ukalâlık olmasın diye bir şey demedim, hem biz ne bilelim, sırf iskemle oluyor sanıyorduk, dönüp gittim, madem koltuk oluyormuş, en yakındaki boşlardan birini çektim. Yerim babanın yanına denk geldi. Bu aynı zamanda Nejat Bey’in de yanı oluyordu. Şöyle: Nejat, ben, baba, oğul. Pozisyonumuz bu. Kollarımı da bağladım, başladım beklemeye; kıyıdan kıyıdan dinleyelim bakalım diyorum. Aklımda Eryaman’daki köşe tripleks, hem insanlığımdan utanıyorum şimdi bu düşünülecek şey mi diye, hem ister istemez düşünüyorum; bir şeyi ne kadar az düşünmeye çalışırsan o kadar çok düşünürsün çünkü.

“Şimdiii…” dedi Nejat Bey, “… şu işimizi bir aradan çıkaralım hemencecik…” Tâkâtin olsa felsefe yaparsın orada. Eryaman meryaman çıkıverdi aklımdan. Ne kadar da kolay söylüyordu adam. Hemencecikmiş. Aradan çıkaralımmış. Tabii canım, çıkar bu garibanları da aradan, kat habisler kervanına bunları da, kemolar, radyolar, metastaslar, tümörler, Allah’tan ümit kesilmezler kervanına kat, aman “hemencecik” kat, aman diyim, incilerin dökülür çünkü.

Gıcık kaptım bak.

Bu kadar duyarsız olmayın kardeşim! İnsan hastalarıyla iki damlacık empati kurar. Biz senle kurarken iyi. Şu işmiş. Terbiyesiz adam. Öbür bekleyenler de öbür iş mi oluyor şimdi?

Yumruklarımı sıkıp dizlerime dayamışım, ha desen kalkıp saldıracak gibiyim. Defansa geçtiğim zaman göğsümde bağlarım kollarımı ben, taarruz edeceğim zaman işte böyle yaparım. İki yumruk iki dizin üstünde, omuzlar hafif öne kabarmış, dirsekler yanlara açılı. Çıkar bakalım Nejat Bey diye düşünüyorum sinirli sinirli, bu işi hemencecik çıkar aradan. Anlayışsız adam.

Hem böyle düşünüyorum, hem de düşünüyorum ki onu da anlamak lâzım. Kolay mı her gün herkese kara haber vermek? Koy bakalım onun yerine kendini, teşhisini koyup güle güle dediğin adamı bir daha göremeyebileceğini bilmek, bu nasıl bir meslek, bir ömür bununla yaşamak kolay mı? Kolay mı sonra da evine dönüp karınla çocuklarınla gülüşmek, şakalaşmak? Hadi kur bakalım herkesle empati, hadi koy kendini şu bekleyenlerin yerine, yaşa bakalım ondan sonra yaşayabiliyor musun? Hiç kolay değil, hiç. Kızıyoruz mızıyoruz ama o adamcağız da haklı.

Da işte… Haklı olmak şu babayla oğulu aradan çıkarılacak bir işmiş gibi görmeyi haklı kılmıyor nerden baksan. Öyle göt göt konuşmayacaksın, az daha insaflı seçeceksin kelimelerini, merhametli olacak, kimsenin derdini hafife almayacak, hâttâ gerekiyorsa çok üzülmüş gibi poz yapacaksın. Buraya değil de muayenehanene gelmiş olsalar nasıl da üzülmüşmüş gibi yaparsın ama değil mi? Hayvan!

Hem böyle diyorum, hem de diyorum ki şimdi böyle diyorum da yani aslında ne yapsın adam diyorum. Nelere şahit olmuştur diyorum seneler içinde, ne acılar görmüştür, pişmiştir ister istemez, sana bana anormal geleni normal görmeyi öğrenmiştir diyorum. Ölüm nedir ki diyorum bir doktor için? Normal diyorum. Peki diyorum, ya hastalık nedir? Ona da normal diyorum. Korku diyorum, korku? Diyorum çok normal.

Ne oradayım ne buradayım, ne iki aradayım ne bir deredeyim, ne oyum ne öbürüyüm, orta yerde dingildeyip duruyordum, kendime de nasıl kızıyorum bir taraftan, ama kendimi de anlıyorum öbür taraftan. Saçma sapan bir şeyim.

“Siz iyi misiniz?”

Gene bana diyordu Nejat Bey. Kollarımı kavuşturup “Evet?” dedim sorarak. “Ne oldu ki?”

Babacan babacan güldü bana, Hulusi Kentmen öyle olmaz böyle olur der gibiydi, “Hayır yani…” dedi, “Yerleşemediniz de, onu diyorum. Bir kavuşturuyorsunuz kollarınızı, bir kalkıp gidecekmiş gibi dizlerinize dayanıyorsunuz falan? Ne bu stres?” Hin hin göz kırptı.

Ben de ona kırptım ânında. Ne kadar kızarsam kızayım, bana yılışan birini de rencide edemem ben. Birine göz kırpsan, o da sana ters ters bakıp ne kırpıyon dese bozulmaz mısın? Bozulursun.

“Kusura bakma Suatçım…” dedi birden. Beni çoktan geçmiş, ben hâlâ düşünüyorum acaba göz kırpmasa mıydım diye. Ortalarında da ben oturuyorum ya, Suatçığını daha iyi görebilmek için öne eğilip göğsünü masaya yanaştırmıştı mecburen. “Bir şey söyleyim de içelim diyeceğim ama gelenin gidenin haddi hesabı yok, görüyorsun.”

Suat Bey, “Yok yahu, ne kusuru. Bir şey içecek hâlimiz mi var zaten Nejat…” falan derken ben hem ne alâka şimdi çayıydı ıhlamuruydu diye düşünüyor, hem de belki adamın ortamı yumuşatma tarzı böyledir diye düşünüyordum. Havadan sudan çaydan çorbadan hâlden hatırdan falandan filandan girip lâfı dolandırıp dikkati mikkati dağıtıp sen ağzım yüzüm derken o da fırsat bu fırsat acı gerçeği sokuşturuveriyordu araya belki. Ben Oğuz Amca’nın kucağında oturmuş salak salak konuşurken, oldu da bitti maşallah, cırt diye nasıl hâllettiydi sünnetçi benim işimi? Ondan sonra istediğin kadar ağla.

“Bakayım oğlum…” deyiverdi o sırada Nejat Bey, çocuğa diyordu, tam da tahmin ettiğim gibi. Yumuşat yumuşat, yap yapacağını, taktik bu. “İndir o elini yanağından!” Ben çoktan döndüydüm çocuktan tarafa, baktım babası da dönmüş. Sağ yanak apaçıktı şimdi. Aramızda Suat Bey’in kafası kadar bir boşluk vardı sadece ve tümör oradan kalkıp benim üstüme sıçrayacak gibiydi; daha da yayılmıştı meret. Nejat Bey ise hiç oralı değildi çok şükür, “Hıı…” falan diyordu arkamdan sakin sakin, “Az kaldır bakalım kafanı… Hıı…” Be adam, askerde tıraş kontrolü mü yapıyorsun, bir yerinden kalk, bir çağır çocuğu yanına, bir dokun, bir ölç, bir biç, ne yapıyorsun?

Her ne yapıyorsa onu yapmaya devam etti o uyuz uyuz. “Hıı…” diyordu hâlâ, “… benle oynayınca tabii… Hıı. Dilinle şişir bakayım yanağını… Hıı.”

Ne hıı ne? Suat Bey zangır zangır titresin yanımda yazık, sen hâlâ hıı. Bu kadar olmaz.

Sonunda “Ne diyorsun yani Nejat?” diye sordu adam dayanamayıp. O sormasa ben soracaktım neredeyse. “Şey mi yaptıracağız? Biyopsi falan?” Sesi de titriyordu.

Döndüm Nejat Bey’e.

Karşı masada ıssız adam gibi oturan Metin Fincancı’yı gösterip “Patolojinin uzmanı orda…” demesin mi o da? Hemen arkasından da “Az baksana Metincim!” demesin mi?

Beni de say; baba oğul ve kutsal ruh, tek göz olup Metin Fincancı’ya döndük  aynı anda. Yerinden bile kıpırdamıyordu adam. Oturduğu yerden, “Hipokandriyazis Nejatçım…” dedi ölümcül bir sesle. “Deminden beri bakıyorum zaten, göreceğimi gördüm.” Suratından düşen de bin parçaydı.

“Ben de öyle düşünmüştüm!” dedi Nejat Bey.

Biz bu sefer ondan tarafa döndük.

“Yani?” dedim ben kendimi tutamayıp. Lüzûmsuzluk sayılmazdı bu artık. Ben demesem Suat Bey derdi çünkü.

“Yaniii…” dedi Nejat Bey, durdu, işaret parmağını bıyığının üzerinde gezdirirken çatık kaşlarla baktı babaya. Devam edemeyecek gibiydi.

Baba benim dizimi sıktı kuvvetlice. Ben de babanın dizimi sıkan elini sıktım. Empati yapıyorum çünkü. Diyorum gitti bizim ev, ama giderse gitsin diyorum, gitti çocuk.

“Yani Nejat? Ne yani?” diye inledi adamcağız.

“Yani… Bir bok yok be Suat!.. Sen telefon edip de lekenin her dakika büyüdüğünü söyleyince anladım zaten de, dedim şu hergeleyi bir güzel korkutalım, orasıyla burasıyla oynamadan önce iyi bir düşünsün bir daha. Gidin pansumanınızı yaptırın, geçinceye kadar da suya sokmayın, teramisininizi filan sürün, olsun bitsin.”

Suat Bey miydi hıçkıran, oğlu muydu yoksa ben miydim bilmiyorum, “Ama şey bey dedi ki…” demişim, “… hipo…”

“Kandriyazis…” diyerek sözümü tamamladı Nejat Bey. “Sizle dalgasını geçiyor bizim oğlan!” dedi arkasından. “İnternetten bakıp bakıp bütün hastalıkları bizden iyi bilen, her sivilceyi kansere yoran hastalık hastalarına böyle deriz biz; kedi götünü görmüş yara sanmış mânâsına. Hadi gidin de sahici hastalarla ilgilenelim biraz.”

Güneşin önünden bulut geçti ya, açıldı ya gökyüzü, babayla oğul dondu kaldı da ne yapacaklarını ne edeceklerini bilemiyorlar ya sevinçten, dedim ben onlara ne yapılırmış göstereyim; döndüğüm gibi kaldırdım elimi havaya, Eryaman’da beleş ev de geliyor köşe tripleks, “Çak!” dedim oğlana, Hülya bile bozuk atamaz bu eve artık. “Ama bak, annene hemen müjdeyi veriyorsun ha!”

Oğlan bana ters ters bakarken baba “Ağır ol yahu!” dedi, “Bi sakin ol. Bu kadar hastanın önünde nümayiş yapılır mı? Onların yerine koysana kendini!”

“Biraz empati!” dedi arkamdan Nejat Bey. “Lütfen yani!”