“DİYE DÜŞÜNÜYORUM” SENDROMU

15027837_10154904806224928_656470121189110725_nArkasında bin yamalı sponsor tabelası, önünde mikrofonlar, sağında takım kaptanı; basın toplantısı yapıyor Hoca. İlk o kullandıydı; hiç unutmam:

“Orta sahamızı diri tutarak rakibi üstümüze çekersek arkaya sarkacak serî adamlarımızla sonuca gitmemiz kolaylaşacaktır…” deyip, hemen eklediydi arkasından: “… diye düşünüyorum!”Bre aman!

En helke ağızlı yorumcunun götünden uydurabileceği kadar alelâde bir “sözde” maç taktiği, bu “diye düşünüyorum” iksiriyle bilimsel bir havaya büründüydü bir anda. Taktiğe, taktik de halt etmiş, dâhiyâne bir stratejiye dönüştüydü. Dönüşür mü dönüşür. Hoca, “diye” düşünüyor çünkü.

Takım kaptanı huşûya gelmiş gibi sallıyor başını aşağı yukarı, heyecandan dudaklarını kemiriyor; basın mensuplarının yüzüne bir nûr inmiş; ses kaydı kesmez artık; hemen gömülüyorlar tabletlerinin içine, harıl harıl not alıyorlar:

“Hoca, orta sahamızı diri tutarak rakibi üstümüze çekersek arkaya sarkacak serî adamlarımızla sonuca gitmemiz kolaylaşacaktır DİYE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ belirtti.”

Bu kadarla da kalmıyor Hoca. “Ana! Ne güzel bi şey buldum lan?” dermiş gibi sanki; toplantı boyunca ekstradan en az yedi sekiz defa daha “diye” düşünüyor.

Salgın böyle başladıydı işte.

O oldu, önüne gelen “diye düşünmeye” başladı ondan sonra. Mebuslar, vekiller, bürokratlar çıkıyor ekrana, anlatıyor anlatıyor anlatıyor, konuşuyor konuşuyor, tam bitti diyeceksin, gerçeğin sillesini indiriveriyor suratına:

“… diye düşünüyorum!”

Aydınlanıyorsun.

“Diye” düşünmese aydınlanmayacaksın hâlbuki. Bir de şimdi bak, ışıl ışılsın. Bir hoşluk çöreklenmiş içine, bir genişlik hissi, uçsuz bucaksız bir tasavvur.

Kara Şimşek’teki süper araba Kid’in önündeki sağdan sola soldan sağa gidip gelen ışıklar moda olduydu bir zaman. Yalanım varsa şurdan şuraya gitmek nasip olmasın, at arabasında bile gördüydüm ben. Herif o sıralı lambalar yanıp sönebilsin de yaylısı Kid’e benzesin diye parama yazık falan dememiş, kırbacın yanına motosiklet aküsü koydurmuş.

Bir de el sallayan el vardı, ya göğsün üstüne yapıştırırlardı ya arka camın oraya. Araba sallandıkça o el de nazlı nazlı el sallardı gelip geçene.

Moda işte. Geldi geçti.

Alışmışım ya, bu “DİYE DÜŞÜNÜYORUM” salgını ilk başladığında, “Bu da geçer.” dediydim ister istemez.

I ıh. Geçmedi kardeşim, geçmiyor. Bulaştıkça bulaşıyor bilâkis. Ondan buna, bundan şuna. Magazin muhabirlerine yakalanan sarhoş şarkıcılar “diye” düşünüyor, çok bilmiş televizyon sunucuları “diye” düşünüyor, yarışma programlarını aç bak, zaten “diye” düşünmeyen yok. Survivor misâl… Geçmiş kameran karşısına, kayanın üstüne de oturmuş, “O arkadaş omurgasız diye düşünüyorum.” diyor aslan. Öbürü desen, bugün de kazanamazlarsa aç kalırız diye düşünüyor.

Lan!

Oğlum!

İfâde özürlü müsünüz lan siz? Sana fikrini soruyorlar, sen de söyle geç git. Bitti. Arkasından niye bir de “diye” düşünüyorsun? Ne lüzûm var? Zaten sen söylediğine göre belli ki öyle diye düşünüyorsun. İnsan kendini ispiyonlar mı aslanım?

Dersin ki meselâ, Ahmet şöyle düşünüyor, Mehmet böyle düşünüyor. Orada olur.

Alıntı yaparsın veya. Orada da olur.

“Nietzche, hayvan olmak için mükemmel olmak lâzımdır diye düşünüyor!”

Bak, oldu.

Ama bir de sana bak.

“Sigara içmek sağlığa zararlıdır diye düşünüyorum!” meselâ.

Olmadı di mi?

Olmaz, çünkü insan kendisinden alıntı yapmaz.

Yapma canım kardeşim, sen de yapma!

Söyleyeceğin varsa söyle, yoksa sus. İki saat kek kük konuşup üç cümlede bir “diye” düşünmekten vazgeç.

Bak, Kid’in bile modası geçti. Herkes el sallayan ellerini kaldırıp attı çöpe. Sen de kaldır at şu zımbırtıyı dilinden artık.

Bana sorarsan eğer, kıvırtıyorsun, dan dan söylemeye yemiyor maçan, sonuna bir kuyruk takıveriyorsun diye düşünüyorum.

_ Sezgin Kaymaz _

DEMEK Kİ NEYMİŞ?

f49acc0440184185bff5318fc8e800dd

Lânetli bir ormanın hemen kıyısında bir orman köyü varmış, herkes açlıktan kırılıyor, eksen ekilmez, diksen dikilmez, hayvan beslesen besleyemezsin, ormana da giremiyorsun, lânetli, iş yok güç yok, öyle sersefil yaşarlarmış. Köyün yeni evli delikanlısı Sabunyuma, “Ben bu talihsizliği yeneceğim.” diyormuş karısına. “Bir çaresini bulacağım. Göreceksin.”

Önleri kış, kasabanın pazarına odun almaya gittiği bir gün, bakmış büyük bir kalabalık, çekişe çekişe, bağıra çağıra uğuldaşıyor. Yaklaşmış.  Odun satıcısının orasıymış meğer. Kendi de odun alacak ya, o da karışmış kalabalığa. O arada da yanındakiyle sohbet etmeye başlamış.

“Niye bağırıp duruyor millet?”

Yanındaki adam “Bağırırlar tabii…” demiş, “Baksana odunları ne kadar pahalıya satıyor.”

Sabunyuma bunu aklına yazıp bir çeki odun aldıktan sonra dönmüş köyüne. Karısı sormuş akşam: “Hani zeytin peynir de alacaktın? Nerde?”

“Alamadım.” demiş bu. “Oduncu odunları çok pahalıya satıyordu. Ya donacaktık kışın ya da ısınacak ama azıcık aç kalacaktık. Ben tercihimi odundan yana kullandım.”

“Aaah ah!” demiş genç kadın, “Yanı başımızda dev gibi orman var, bir dal koparamıyoruz, gidip kasabanın kazıkçı oduncusundan odun satın alıyoruz. Ne olacak bilmem ki.”

Sabunyuma da onu düşünüyormuş zaten. “Ben bir çare düşünüyorum.” demiş hep dediği gibi. Karısı gidip yatmış, ama Sabunyuma oturup düşünmüş sabaha kadar. Perdeyi de aralamış öyle, ormana bakıp durmuş bütün gece.

Sabah hem gülüyormuş yüzü, hem de endişeliymiş. “Buldum!” demiş karısına, “Çare gözümün önündeymiş meğer. Ne kadar da körmüşüm. Bak göreceksin, kendimi kurtarmakla kalmayacak, bütün köyü kurtaracağım. Zengin olacağız.”

Karısı heyecanlanmış, “Ne buldun?” diye sormuş.

Ormanı göstermiş genç adam. “Orman!” demiş. “El arabasıyla baltamı getir bana. Gidip kıyıdan kıyıdan ağaç kesmeye başlayacağım. Yasaksa ormana girmek yasak. Ben kıyıyı tıraşlayacağım. Çok odunumuz olacak, götürüp ben de satacağım pazarda.”

Genç kadın telaşlanmış, “Ama lânetli o orman.” demiş. “Girilmez.”

Adam gülüp omuz silkmiş. “Girmeyeceğim ki. Söyledim sana. Bu uçtan başlayacağım kesmeye, kese kese gideceğim, hep kıyıda kalacağım böylece. Baksana, dünya kadar odun çıkar buradan, dünyanın en zengin köyü oluruz.”

Karısının itirazlarına, yalvarıp yakarmalarına aldırmadan almış el arabasını, baltasını da asmış sırtına, korka korka da olsa ormanın kenarına kadar gelmiş. Az bakmış derinlere doğru kararıp giden gölgelere, sonra “Öyle de öldük böyle de öldük!” deyip avucuna tükürdüğü gibi sarılmış baltasına, köye en yakın ağacın gövdesine indirmeye başlamış.

İki üç darbe sonra kararıvermiş ortalık. Baltasını yere dayayıp kafasını bir kaldırmış ki ne görsün, etrafını hep ağaçlar sarmış. Korkup kaçacak olmuş, gürül gürül bir ses kesmiş dermânını:

“Kim var orada?”

Korka korka cevap vermiş bu:

“Ben varım.”

“Sen kimsin?”

“Ben Sabunyuma. Az ötedeki köyden geldim.”

“Ne yapıyorsun ormanımda?”

“Önümüz kış. Biraz ağaç kesecektim.”

Ses yeniden gürlemiş:

“Demek ağaç kesecektin? Kimden izin aldın?”

Sabunyuma o kadar korkmaya başlamış ki, öleceksem bir an önce öleyim deyip diklenmiş o korkuyla:

“Hiç kimseden!”

“Âlâ!” demiş sesin sahibi, “Ben de ormanın kesen cinlerini çağırayım, sana yardım edelim o zaman.”

Sabunyuma daha ne olduğunu anlayamadan hançer gibi tırnakları olan binlerce cin peydâh olmuş, şarkılarla türkülerle ağaç kesmeye başlamışlar. O korkunç tırnaklarıyla bir çizik attıkları dev ağaçlar makasla kesilmiş kâğıtlar gibi yırtılıp yere seriliyormuş. Sabunyuma’nın dört tarafı büyük büyük tomruklarla dolmuş bir saat içinde. Sabunyuma deliye dönmüş sevinçten. Derken o ses yeniden gürlemiş:

“Yeter mi Sabunyuma?”

“Yeter, ama bu ağaçlar çok büyük, nasıl kesip de odun yapsam bilmem ki! Hâlbuki satabilsem çok zengin olurdum.” demiş Sabunyuma.

“Demek odun yapacak, satıp zengin olacaksın?” demiş sesin sahibi. “Kimden izin aldın?”

Korkusunu unutmuş Sabunyuma. Birazcık da şımararak “Hiç kimseden!” demiş gene.

“Âlâ!” demiş sesin sahibi. “Ben de ormanın parçalayan cinlerini çağırayım, sana yardım edelim o zaman.”

Uzun tırnaklı cinler geldikleri gibi kaybolurken elleri büyük makaslara benzeyen cinler belirmiş tomrukların başında. Bir saat içinde şarkılarla türkülerle paramparça etmişler dev ağaçları, dağ gibi odun yığmışlar Sabunyuma’nın küçük el arabasının yanına.

Ve ses yeniden gürlemiş:

“Tamam mı Sabunyuma?”

“Tamam!” demiş Sabunyuma. “Çok teşekkür ederim.”

“Bir şey değil.”

Peşinden makas elli cinler de belirdikleri gibi kaybolmuşlar, Sabunyuma ormanın kıyısında, bitip tükenmeyecek gibi duran odun yığınına şaşkın şaşkın bakar bulmuş kendini.

Akşama kadar en az yüz defa gitmiş gelmiş odun çekmiş evinin önüne, ertesi gün ve daha ertesi gün, ertesi hafta ve daha ertesi hafta da. Kasaba pazarının kurulduğu günlerde de köyün at arabalarına yığıp yığıp kasabaya götürüyormuş odunları. Fiyatı makûl tuttuğu için kimse öbür oduncudan almıyormuş artık. Götürdüğü odunlar öğleye kalmadan bitiyormuş.

Kışa çok zengin bir adam olarak girmiş Sabunyuma. Karısı da çok mutluymuş, köylüler de. Herkes nasibini alıyormuş bu zenginlikten, ama gene de kimse ormana gitmeye cesaret edemiyormuş, gelip gelip Sabunyuma’dan bedava odun dileniyorlarmış. O da veriyormuş, kimseyi kırmıyormuş; odunlar hızla tükense de dert değil diye düşünüyormuş, “Nasıl olsa orman cinlerinin padişahıyla dost olduk artık. Biterse gene gider yardım isterim.”

Bitmiş tabii. Yaz geçmiş, kış yaklaşmış. Karı kocanın ömürlerinin sonuna kadar fazla fazla yetecek serveti de varmış artık, isteseler dünyanın en pahalı odununu satın alabilirlermiş ama paranın yüzü çok tatlıymış, daha çok olsa ne zararı var? Sabunyuma bir gece gene perdeyi aralamış ormana bakarken karısı yaklaşmış yanına, “Ne düşünüyorsun?” diye sormuş.

“Hiç.” demiş bizimki. “Yarın gene ağaç kesmeye gideceğim. Bizim iyiliksever cin padişahı hâlâ oradadır inşallah. O yardım etmese bu kadar zengin olamazdık çünkü.”

“Ama artık paramız var.” demiş karısı. “Yedi göbek yeter. Ne lüzûm var, niye gidiyorsun*”

“Sen anlamazsın.” demiş Sabunyuma. “Bana bırak. Korkacak bir şey yok.”

Sabah en büyük at arabasına atlamış, baltasını da arabanın içine yatırıp ormanın kıyısında almış soluğu. İnmiş arabadan, en yakındaki ağacın gövdesine baltasını indirmiş. Ânında kararmış ortalık, Sabunyuma gene bir bakmış, etrafı hep ağaçlarla sarılı. Beklemiş ki o davûdi ses gene gürlesin, durup dinlemiş, çıt yok.

Bir darbe daha indirmiş ağaca, gene dinlemiş, gene çıt yok.

Baltasını yere dayayıp bir düşünmüş şöyle, sonra yeniden hamle etmiş.

Ve ses gürlemiş:

“Kim var orada?”

Sabunyuma çok sevinmiş, şımara şımara cevap vermiş:

“Benim ben, Sabunyuma. Tanımadın mı?”

“Tanıdım!” demiş ses. “Ne yapıyorsun ormanımda?”

Sabunyuma çok sevinmiş, bundan sonra ne olacağını biliyormuş; baltasını yere dayayıp kafasını kaşımış gülerek.

“Gördüğün gibi…” demiş, “Kafamı kaşıyorum.”

“Kimden izin aldın?”

“Anlamadım?” demiş Sabunyuma. “Kafamı kaşıyorum işte. Niye izin alayım?”

“Âlâ!” diye gürlemiş ses. “Ben de ormanın kesen ve parçalayan cinlerini çağırayım da sana yardım edelim o zaman.”

Sabunyuma ne olduğunu anlayamadan kimi hançer tırnaklı kimi makas elli binlerce cin üşüşmüş başına. Başlamışlar bunu kaşımaya… Kıymığı bile kalmayıncaya kadar kaşımışlar.

“Yeter mi Sabunyuma?”

Ses yok.

Efendiiimmm…

Demek ki neymiş?

Kaşınmayacakmışsın.

 

_Sezgin Kaymaz_