Çok Güzel Öldü Rahmetli – 2

Şimdi korkuyorum ya çok fena, ön koltuğa da oturtmuş Ayhan beni, sanki merasime bir ben gideceğim, Hülya arka koltukta olduğu için yırtacak, öyle bir hâldeyim, bir acayibim; kendimi tutmasam dişlerim birbirine vuracak. Dua ediyorum kaza maza yapsın şu çocuk, yaralanayım, gerekirse öleyim, gitmeyelim şuraya. Hayır, mezarlığı kastetmiyorum, benim derdim o merasim. Düşünsene… Ölmüşsün, bir dolu insan sana bakıyor dalga geçer gibi. Sevinçli bir telaş içindeler. Bir pozlar, bir gösterişler, ölüye saygıdan, ölü sahibine anlayıştan ziyâde kendi egolarıyla, benlik ve bencillikleriyle, kibirleriyle dolu hepsi. Az sonra gömüp gidecekler seni, kalacaksın toprağın altında. Kimi sevişecek, kimi dövüşecek, kimi çalışacak, kimi yatacak kimi kalkacak, işine gücüne bakacak herkes; sen hiç yaşamamışsın gibi olacak. Niye yaşadın ki o zaman? Ne işin vardı da geldin? Gelmeyeydin. Felâket lan!

Bunları düşünüyorum. Biz, önde ben tabii, Karşıyaka Mezarlığına doğru yol alırken trafik tıkansın diye dua ediyorum, deprem olsun diye dua ediyorum, birdenbire şurda bir solucan deliği açılıversin de başka bir boyuta geçeyim diye dua ediyorum, Ayhan ishal olsun, “Bi dakka!” deyip arabayı bir benzinliğe çeksin, tuvalete bir girsin bir daha da çıkamasın diye dua ediyorum, Bekir Enişte dirilsin diye dua ediyorum, zombiler yolumuzu kesip hepimizi ısırsın diye dua ediyorum. Fenayım çok. Çeneme de vurmuş, mezarlıktan geçen köylünün ıslık çaldığı gibi car car konuşuyorum ölüm hakkında. En korkmadığım şey o çünkü. “Yaa işte…” diyorum bilgiç bilgiç, “Ölüm varken biz yokuz, biz varken de ölüm. Ne güzel demiş Epikür.”

“Ne manikürü?” diyor Hülya arkadan. Ona cevap verecek, onunla dalga geçecek hâlde değilim. Devam ediyorum: “Doğduk ya şimdi… Aynı anda da ölmeye başlıyoruz aslında. Ama farkında değiliz. Kalbin atıyorsa, yaşadığın kadar da ölüyorsun demektir; ölüm atının ayak sesleridir o kalp sesleri. Enteresan yani.”

“Ne diyon yaa?”

Bi dur Hülya, bi dur. Ben ne dediğimi biliyor muyum?

“Enişte…” dedi Ayhan yanımdan, “Şu konuyu kapatsak mı artık?”

“Yaa kapatırız, o mühim değil de…” dedim, “… Hani kaçamayız ölümden yani. Bugün Bekir Enişte’ye, yarın bize. O bakımdan diyorum. Ölümün bizi nerde beklediği belli değil, iyisi mi biz onu bekleyelim, gerisini o düşünsün. Ölüm telaşı ölümden korkunçtır çünkü…” Çenem açılmış, duramıyorum: “Turgenyev’in şu sözü çok hoşuma gider meselâ: Ölüm en eski şeydir ama her insana yepyeni görünür. Di mi?”

“Allah Allaah…” dedi Ayhan. “Yaa kime diyorum ben? Fenalık geldi bak. Çekeceğim şimdi arabayı sağa, gidemeyeceğiz, ayıp olacak. Vallaha yeter. Cık cık cık. Evde ne güzeldin, ağzından bal damlıyordu, ne oldu sana birden yaa?”

Bilmiyor çocuk tabii, beraber ilk cenaze merasimimiz bu. Öğrenecek. Tam “Yok bir şey…” diyecektim, Hülya atladı arkadan:

“Korkuyo, noolacak başka. Ödü patlıyo cenazeden.”

“Aa, ciddi mi yaa?”

“Yaa ne alâkası var…” dedim dönüp Hülya’ya ters ters bakarak. “Niye korkayım? Hepimiz öleceğiz diyorum. Korkan adam böyle mi der? Ne demiş Nazım Hikmet? Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü… Düşünüyoruz işte. Di mi?”

“Yalançı!” dedi Hülya. Hemen arkasından da Ayhan’ı dürttü. “Var ya… Buna cenaze merasimi deme, ne dersen de. Ölüyo korkusundan, ölüyo.”

Ayhan bir kahkaha atıp direksiyona kafasını vuruyormuş gibi yaptı:

“Hadi bee! Ben de diyorum niye saçmalıyor sabah beri. Yuh enişte!”

“Lan oğlum…” dedim, ne diyeceğimi de bilemiyorum, gelmişiz Demet on ikinci caddeye, kabristan hemen şurası, “… Yok öyle bir şey. Ne bakıyorsun sen Hülya’ya.”

“Bak bak…” dedi Hülya, bir taraftan da kötü kadınlar gibi gülüyor, “… Korktu ya, nası kibar kibar konuşuyo, görüyon mu?”

Döndüm arkaya, “Bi sussana sen!” dedim.

“Baarma bana!” dedi.

Başka zaman olsa bağırmıyorum derdim, ama bağırmış olabilirdim şimdi, emin değilim, çünkü kendimde değilim. Ayhan’ın yanında yapma bari demeye getirerek göz kırpıp “Pardon…” dedim, ki ölsem demem. Hülya’dan özür dilediğim görülmemiştir. Onun varlığı koskoca bir affa uğrayıştır benim için; ödülümdür o benim, bağışlanışımdır. İçim de gidiyor bir taraftan. Sağ yanımızda mezar taşçılar, mezar bakıcılar, çiçekçiler, mermerciler, fidancılar belirdi bile. Belirsin. Korktuğum mezarlık değil ki benim. Titremem arttı, hem de terliyorum su gibi. Tek ıslığım var bu mezarlığın yanından geçerken, o da gene mezarlık, gene ölüm. Konuşacağım mecbur.

Konuştum:

“Pek çok doktorun yardımıyla ölüyorum demiş Büyük İskender. Ne hoş di mi?”

“Hıı…” dedi Hülya arkadan, “Ölüyle fazla oynama, ya osurur ya sıçar diye de bi atasözümüz var. O da çok hoş. Pis korkak.”

Ne derse desin, benim kendimi avutmam lâzım. “Şu dünyanın mezardan başka beşiği yok ki Hülya…” dedim, “Niye korkayım? Ölüm bu, ne hükümdar tanır ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar. Seni de yutar beni de yutar, felâket değil, kurtuluş bilâkis. Asıl felâket ölmemektir. Korkuyorsam şerefsizim…” Ciddi ciddi de konuşuyorum, farkında değilim ama Ayhan’ın beti benzi atmış, dönüp baktım Hülya’ya, onun da dudakları pır pır ediyor. Anam dedim içimden. Buldum! Az daha korkutursam tamam.

Nitekim, gayet yumuşak bir sesle, “Yaa tamam…” dedi Hülya fikrimi doğrulayarak. “Sus sen de bi yaa! İçimizi şey ettin ölüm ölüm ölüm. Anladık. Bi sus.”

Ne susacağım, aynen devam ettim: “Ne demiş Hayyam? Demiş ki, bugün üstüne bastığın çimenler yarın senin toprağında bitecek. Ee? Korkulur mu şimdi bundan? Âkîbet tek, o da ölüm, zaten her şey ölmek için yaşar esâsında. Di mi Ayhan?”

“Yaa Enişte…” dedi Ayhan, onun da sesi titriyordu artık, “Vallaha yeter dedim yaa.”

Haa, el mi yaman bey mi yaman. Görün bakalım siz. Yetermiş. Al sana yeter:

“Hayatımız tapulu malımız değil ki kardeşim. Kiraladıydık, bir gün çık diyecek ev sahibi, çıkıp gideceğiz, bitecek. Demek ki hayatın içindeyken ölümün de içindeyiz basbayağı. Hayattan çıktık mıydı ölümden de çıkmış oluyoruz otomatikman. Bundan mı korkacakmışım? Birileri bize bıraktı gittiydi zamanında, vaktimiz gelince biz de başkalarına bırakıp gideceğiz eşşek gibi. Bak Bekir Enişte’ye, geçti gitti işte…” Ayhan yavaşlıyordu. Bastırdım: “Hem kardeşim, bütün dertlerin bittiği yer orası, son durak kara toprak, el mecbur gideceksek, dertlerimiz de son bulacaksa korkulur mu be?”

“Korkulmaz tabii…” dedi Ayhan. Az daha yavaşlamıştı. Sağda birinci kapısı belirdi mezarlığın. Girse girerdi. Girmedi. Önünden geçerken “Kaçıncı kapıdan girecektik Hülya?” diye sordu yalandan.

“Ne bileyim ay?” dedi Hülya. “Şu da bi susamadı ki. Zaten şey oldum burda.”

“Ney oldun?” diye gittim üstüne. “Korktun mu yoksa kız? Korkma korkma, kıyamam. Çocuk muyuz ki karanlık bir çukura gireceğiz diye korkalım? Normal bir şey sonuçta. Sonuçların sonucu, finallerin finali, sonların sonu. Sonumuz. En son.”

“Mahsus yapıyon de mi? Piss!”

“Yok kızım, ne mahsus yapayım?” dedim son bir çabayla. İkinci kapı görünmüştü. “Hepimizin gerçek evi burası. Mezarlık. Buyur bak, açmış ağzını bekliyor fırın gibi.”

Ayhan bu kapıyı da geçmek üzereydi. İnşallah.

“Gir Ayhan!” deyiverdi Hülya. “Mahsus yapıyo bu. Ben de salak gibi inanıyodum az kalsın. Dön sağa. Bas lan bas.”

İstemeye istemeye de olsa sağa döndü Ayhan. Benim de nevrim döndü. Anlatamıyorum ki, ölü değil, ölüm değil, mezar değil beni korkutan; ölünün etrafındaki aceleci hazırlık. “Girdik mi yaa?” dedim.

“Ne sandıydın?” dedi Hülya.

Gözlerim kararıverdi.

 

One thought on “Çok Güzel Öldü Rahmetli – 2

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s