Benle Oynama – 1

Kiracıysan kaderin kara bir gecede kara bir kalemle kara bir kâğıda yazılmıştır, ev sahibin çık dedi mi çıkacaksın. Bir de bizim gibi hayvanatlı kiracıysan, oraya buraya kader yazmaya, kalem kâğıt aramaya, israf etmeye falan hiç gerek yok, doğrudan bahtı karasın, hiç debelenme. Ne buldunsa beğenecek, seni evlâd-ı hayvanatla kabûl eden her ev sahibinin elini yerde nimet bulmuş gibi üç defa öpüp başına götürecek, adam sana ev diye ahır gösterse ay ne güzelmiş, anasının örekesi kadar kira istese ay ne mâkulmüş diyeceksin. Beğenmeme şansın yok, pazarlık şansın yok, uzak yakın deme şansın yok, uzatmayayım, hiçbir konuda hiçbir şansın yok. On beş baş hayvanata razı olup evini kiraya veren bir adam buldun mu; gölge görmüş deve gibi çökeceksin o mübârek insanın dizinin dibine. Kira bedelini sonra tartışırsın. Yok, bu yalan oldu. Neyi tartışıyorsun? O söyler, sen de kabûl edersin. Bitti.

Ama tek dert bu değil; bir de Hülya var başımın derdi.

Âdetidir arkadaşın; dünyanın en güzel evini bulayım istersem, ilkin beğenir, tut tut diye gaz verir, teşvik eder, ben havaya girip salak gibi tutarım, ondan sonra sanki o hiç beğenmemişmiş, başından beri karşıymış da ben onun bütün itirazlarına rağmen kalkıp kendi başıma kiralamışmışım gibi başlar ana avrat sövmeye. Yok, bana değil. Ortama söver, tuttuğum eve söver, feleğe söver; nesneler değişir, sövme fiili hiç değişmez. Kaç kere denedim, kasten hiç karışmadım meselâ, gitti kendi buldu, kendi beğendi, kendi gelip anlattı bana, öve öve deve etti kendi bulduğu evi, sıra taşınmaya gelince gene kendi  başladı ana avrat. Ne boktan evmiş de bin tane hayvanla nasıl sığacakmışız da bok gibi eve bi dünya kira istiyomuş pezevenk de bu kadar kira mı olurmuş da zaten semtinde meymenet yokmuş da dağın başıymış da hay amına koyaymış da…

Hep aynı hep aynı.

Ben de sözümü sakınacak değilim; giydiririm ânında:

“Kendin aradın kendin buldun kendin beğendin kendin tuttun kızım. Ev ararken gözün yanında değil miydi?”

“Baarma bana!” der hemen. “Adam olaydın da sen bulaydın.”

Al buyur. Bulsan kabahat bulmasan kabahat.

Dedim ya, kiracının bahtı karadır. Kararıverdi gene bir gün.

Cengiz Sokak’ta oturduğumuz evin sahibi müjde verir gibi “Nihâyet müteahhide verebildim bizim evi. Size zahmet iki aya kadar çıkarsanız…” deyince başlayan yeni bir taşınma gerilimi vardı evde ve günden güne artıyordu. Hülya’nın tepkilerini yumuşatmak için “Ama bizden çok memnunmuş yani Bahattin Bey…” diye yalan söylüyordum ben. Hâttâ iyice abartıp “Sizin gibi kiracıyı nerden bulacağım deyip deyip hayıflanıyordu. Gözleri dolmuştu adamın.” bile diyordum.

Hemen inanır Hülya. Gene inandı. “Zor bulur bizim gibisini…” dedi hiddetle, “Götü boklu gecekondusuna üç daire kirası aldı bizden orospu çocuğu! Hem de kaç sene! Ağzına sıçtımın herifi! Piss!”

“Yaa tamam. Sen de sövme elin adamına. Bulmuş müteahhidini vermiş işte. Mal onun mülk onun, bize ne?”

“Zaten sen hep karşı tarafı tut, beni hiç tutma. Gider arar bulursun o zaman başka bi bahçeli ev şimdi.”

Kadının Türkçe hâkimiyetine bak; aynı anda bütün zaman kiplerini kullanabiliyor. “Orda duuur!” dedim, “Bu evi buldum da tuttum diye demediğini bırakmadıydın bana, şurda tepine tepine bi hâl olduydun, daha unutmadık. Ben tövbeliyim kardeşim; sana ev mev tutmam. Kendin bul, tut, ne yapıyosan yap, ağzımı açarsam şerefsizim.”

“Saçmalama be!” dedi. İhâleyi bana yıkmak dururken niye üstüne alsın? “Sen tut işte. Bi şey demeyiz.”

“Bak var ya… Bi dersen…”

“Demeyiz dedik işte!”

İnandığımdan değil; onun da kendine inanmadığını biliyorum ama çarem mi var? Hem gezip dolanıp bakacağım bahçeli evlere, hem emlakçı Zafer’e haber vereceğim ki düşürürse o da bana haber versin. Bakmam dediğine bakma, annesigile gidip geldikçe Hülya da bakacak oraya buraya, eşe dosta haber salacak, dairede arkadaşlarına soracak, ne yapsın? Ne yapalım? Adam gibi ev aramıyoruz ki biz. Kat karşılığında müteahhide verileceği güne kadar etiyle kemiğiyle bize teslim edilecek, yok kapılarını köpekler yemişmiş, yok duvarlarını kediler çırmalamışmış, yok biz gene yangın çıkartmışmışız, bizden başka hiç kimseye dert olmayacak, bir ayağı çukurda, o kadar hayvancağızla rezidansta oturacak hâlimiz yok, bir gözü toprağa bakan müstakil bir ev arıyoruz. Ee, bu da uzayda hayat aramak gibi bir şey yani. Ankara’da müstakil ev mi kaldı?

Kalmış meğer.

Gökte ararken yerde bulduk biz. Daha doğrusu Zafer buldu. Emlâkçı Zafer. “Doktor evi abi…” diyordu telefonda, sanki araba. “Hayvana mayvana hiçbi şey demiyo adam; isterseler sığır beslesinler diyo, iki sene bildikleri gibi otururlar, ondan sonra çıkarlar, hâttâ çıkarken yıkar da çıkarsalar daha da memnun olurum diyo, buyursunlar baksınlar, tutuyosalar tutsunlar diyo.”

Nasıl tutmayacaksın? Hem müstakil ev, hem ev sahibi iki sene oturma garantisi vermiş, hem hayvana mayvana itirazı yok, hem de gene bizim sokakta. Cengiz Sokak dediğin Yenimahalle’nin başucundan başlıyor, ayakucuna, yani Demetevler’e kadar gidiyor, öyle ince uzun, sırık gibi bir sokak. Adres değiştirmiş bile olmayacağız düşün. Zaten de Yenimahalle’ye hastayız, ben seviniyorum, baktım Hülya benden beter seviniyor.

“Bir gidip baksa mıydık Hülya?” dedim ağzını aramak için.

“Kaymaklısını buldun da kıllısını mı arıyon?” dedi. Çok bâriz seviniyordu. “Nesine bakacan? Git tut işte.”

Şu hayatta gördüğün göreceğin en büyük empat benim; her iddiasına varım. Herkesin yerine üzülebilir ve sevinebilirim ben, herkesin yerine utanabilir ve kahrolabilirim; hiç ayrım gözetmem. Hülya seviniyor ya ev bulduk diye, olmuşum sana Hülya, ben ondan çok seviniyorum, Emlâkçı Zafer bir kira tutarında komisyon alacağım diye seviniyordur değil mi şimdi meselâ, o hâlde Zafer’im de aynı zamanda, onun nâmı hesabına da seviniyorum, kedi köpek iki sene daha rahat edecek mis gibi, hepsi olmuşum, mırlıyorum, kuyruk muyruk sallıyorum, seviniyorum, doktor aradığı kiracıyı bulmuş ne güzel, bir de ona seviniyorum.

“Arıyorum bak Zafer’i!” dedim. “Tutuyorum evi bak! Sonra şey olmasın?”

“Tut tut.” dedi Hülya. “Ara ara.”

Aradım Zafer’i artık. “Hazırla kontratoyu Zafercim,” dedim, “… geliyorum, imzalayalım da bitsin çilemiz.”

“Gelme abi.” dedi Zafer. “Doktor Bey bizzat tanışmak istiyomuş senlen. Kontratı da aranızda hâlledecekmişiniz. Benim komisyonu unutmazsın de mi? Yaz bak, telefonunu veriyom.”

 

***

Benle Oynama – 2

Şimdi empatım ya ben; çok fena duygudaşıyım ya herkesin, Zafer de bana müstakbel ev sahibimin telefonunu verdi, ben de arayıp randevu aldım da adam da meğer Onkoloji’de doktormuş da ben de tıpış tıpış Onkoloji Hastanesi’nin yolunu tuttum ya; On İkinci Caddeden başlayarak karşılaştığım ya da uzağımdan geçen, gözümün iliştiği bütün insanları potansiyel birer hasta ya da hasta yakını olarak görmeye başladım doğal olarak. Hastane civarında oturan kim var kim yok o amansız hastalıktan nasibini almış gibi bir hissiyat içindeydim. Otobüs durağına koşturan, dolmuşa bineceğim diye itişen, pastaneye giren, bakkaldan bir paket sigara alıp çıkan, karşıdan karşıya koşarak geçen, işportacıyla pazarlık yapan, bakma neşeli göründüklerine, isterse türkü söyleyip el çırpan her Demetevler sakininde derin bir hüzün görebiliyordum. Hastalığın hüznü elbet. Empati böyle bir şey. Mezarlığa bakan bir evde otursa insan, ölümün havasına girmez mi? Ben de kanser doktorunun evini tutmaya gidiyorum, kanser havasına girmişim çoktan, her gördüğümü teselli edesim var; elimde değil.

Demetevler On İkinci Caddenin bütün sakinleri ya hastaydı ya hasta yakını bence. Herkese anlayış göstermek istiyordum. Ne zaman hastaneye gitsem böyle olurum zaten. Sabiş’in yanında hastanelerde, sağlık ocaklarında, doğumevlerinde büyümüşüm, et, amniyos, kan ve ter kokan kadınların kalçaları hizasından bakmışım hayata; doğum sancısı çeken teyzelerle doğum sancısı çekmişim, spiral taktırmaya gelip içinde forseps unutulan teyzelerle bir olup üç ay içimde forsepsle dolaşmışım, hastayla hasta olmayı öğrenmişim ben. Duygudaş, derttaş, sırdaş, gönüldaş olmayı öğrenmişim. Çoktur öyle kendimi herhangi bir hasta yakını yerine koyduğum için can ciğer doktor arkadaşlarımı, “Hiçbirinizde insanlık kalmamış lan!” diyerek durup dururken kırıp döktüğüm. Tabii kendimi hasta yakınından dayak yiyen doktor arkadaşlarımın yerine koymalarım, hasta yakınlarına pis pis bakmalarım da çoktur. Böyleyim ben. Böyle yaratmış yaratan.

Yola devam.

Metro durağının yanından geçtim. Yerin altından yeryüzüne çıkan her şahıs üzgün, durgun ve ziyadesiyle suskundu bana göre. Durağın adına bak çünkü: Onkoloji Durağı. Yuh! Sıradaki ne? Morg Durağı mı? Düşünmezler mi hiç, şu durakta o kadar vatandaş indi bindi yapacak, girdi çıktı yapacak, kaldırıp kafasını bir de bakacak ki tepede kocaman bir tabela: Onkoloji Durağı. Nerde insanlık?

Çok doluyum çok. Bu amansız hastalığın ağır atmosferi altında eziliyorum. Kendi adıma değil, hastalar adına, onların kaygı içindeki yakınları adına. Hem duygu doluyum, hem de anlayış doluyum. Balkondan yarı beline kadar sarkmış, komşusunun kafasına kafasına halı çırpan kadını enikonu anlıyorum meselâ. Zevkinden çırpmıyordur kadıncağız, kim bilir hastası ne durumdadır diye düşünüyorum. Aklı başında mı bakalım? Ne gezer! Kolay mı?

İşte böyle düşünüyorum.

Karşı kaldırıma geçmişim dalgın dalgın. Bir dolmuş beni çiğneyip geçse şoföre de anlayış göstereceğim. O derece yüklüyüm. Bak işte… Köşede bir çay ocağı. Kapı yok, baca yok. Üstüne karpuz sergisi gibi hasır güneş siperliği çekmiş adamcağız. Niye hasır, bir durup düşünmek lâzım, keyfinden mi hasır? Hayır efendim! Kesin Onkoloji’de yatan bir hastası vardır bunun, masrafı büyüktür, daha iyi bir siperliğe gücü yetmemiştir yazık. Aaah ah!

Yola devam ettim. Karardıkça kararıyordu içim. Nasıl kararmasın, hastaneye yaklaştıkça her şey değişiyor bir kere. Deminkiler, On İkinci Caddeyle bura arasındaki yolda, daha geride bıraktıklarım hasta yakınıydı meselâ, ama buradakiler hasta resmen. Binalar hasta, elektrik direkleri hasta, gelip geçen arabalar hasta, çöp bidonları hasta, sokak kedileri, köpekler, kargalar hasta, insanlar zaten hasta. Öyle ya, önümde Onkoloji Hastanesinden başka bina yok artık. Kanserden başka menzil yok. Al buyur! Üç kişi geliyor karşıdan, biri, sadece gözleri, burnu ve ağzı açıkta kalacak şekilde kafası beyaz sargılar içinde gençten bir çocuk. Kaşları yok, kirpikleri yok. Bir yanında annesi olduğunu sandığım, erimiş gitmiş bir kadın var, öbür yanında da babası olamayacak kadar gençten bir adam. Belki dayısı. Empatilerden empati beğeniyorum birbirimize yaklaştıkça. Bir o çocuk oluyorum, sargılı, kaşsız kirpiksiz, hem hastalığın kederi çöreklenmiş yüreğime, hem de o çocuk olmuş hâlimle bir dönüp o çocuğun annesi, bir dönüp dayısı oluyor, ayrı ayrı hem kendim hem onların her biri için üzülüyorum. Yanıyorum yanıyorum. Genzimden yukarı sert bir hıçkırık yükselmiş, tutamadım kendimi. Tam yanımdan geçiyorlardı o sıra, dönüp bana anlayışla baktılar. Nasıl kötü oldum ben. Benim sizi anlamam lâzım, anlaşılmayı hak eden sizsiniz.

Adım adım yaklaştım hastaneye. Artık kimi görsem onunla hemhâlim; hepsi kanser çünkü. Ne çok hasta varmış!

Devam!

Hastanenin görüntüsünde bir falso var. Evet, daha önce de iç açıcı bir hastane binası görmedim ama bu hepsinden beter. Hasta olan bina bizzat. O kadar hasta duruşlu, o kadar sararmış solmuş, o kadar marazlı bir bina ki Onkoloji, içindekilerden daha hasta kendisi. Duvarları çöl rengi, bahçesi çöl bizzat. Demir, salak bir kapı var girişinde. Açık kalmaktan paslanmış, yerinden kıpırdatamazsın. Nizamiye falan zaten hak getire.

Benle Oynama -3

Hayatımda ilk defa görüyordum Onkoloji’yi ben. İyi bir şey beklemiyordum ama bu kadar kötü bir şey de beklemiyormuşum demek ki, yıkıldım. “Ulan,” diyorum bir taraftan da kendime, “… altı üstü bina işte. Onunla da mı empati kuracaksın artık? Yeter lan!” Ama kendime söz geçiremiyorum; bina da olsa içi acıyor insanın. O ister mi bakalım önünden geçip gidende bile moral bırakmayacak derecede bakımsız, çirkin, çürük çarık, eciş bücüş olmayı? Onun ne kabahati var? Ona da yazık.

Tabii bir de şu var, ona yazıksa, buraya kadar gelip dertlerine devâ arayanlara haydi haydi yazık. Hastalar ne yapsın? Ya hasta sahipleri? Bu sahra karakolu kılıklı taş yığınına bakıp bakıp demezler mi “Bize buradan umut yok. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Bu binanın kendisi kanser be!” Kesin derler. Ben diyorum meselâ. Hasta olmadığım hâlde moralimi sıfıra indirmiş manzara, hasta olmam gerekmez hoş, hastayla duygu bağı kurdum muydu bin hastadan beter olurum ben…

Ki olmuşum. Ümitsiz ümitsiz bakınıyordum etrafıma. Rüzgârın getirdiği ya da belki bir kuşun dışkısından gelen, gelmek denmez buna, bulaşmak denir, bulaşan birkaç tohumdan nüvelenip kuru kuru büyümüş üç beş ağaç var sağda solda. Gerisi diken, kum, taş, kara toprak, toprağın üstünde sürünen poşet, kâğıt bardak, çer çöp. Otopark kısmı da darmadağın. Millet uzak ara park etmiş; biri buraya, öbürü şuraya. Vallahi yalan yok, arabalara da üzüldüm.

Aah ah… Önce sağlık demesi kolay; hasta olan hastaneyse bizzat, hani nerde önce sağlık?

Onkoloji diyorum yaa… Kanser hastanesi diyorum!

Düşünüyorsun orada durmuş. Kırık koluydu, yırtık menisküsüydü, geniz etiydi, tırnak batmasıydı, hemoroidiydi, iltihaplanmış bademcikleriydi, çürük dişiydi şusuydu busuydu yüzünden gelmiyordu buraya gelen. Çok başka anlamlara gelebilen, misâl, şişlik gibi görünüp ama aslen şişlik olmayan bir şişlikten, lekeyle alâkası olmayan bir lekeden, kabızlığa benzemeyen bir kabızlıktan ötürü geliyordu, korka korka, ödü patlaya patlaya geliyordu, yolda, kapı girişinde, bahçede, otoparkta, binanın cephesinde bir damla moral arayarak geliyordu.

Moral.

Ne kadar bozulduysa moralim, yürümeye başlamışım haberim yok. Yanından geçip gitiğim veya benim yanımdan geçip giden insanları görmez olmuşum. Ağlamışımdır veya gözüm kararmıştır hırsımdan. Yaparım yani. Hepsiyim o an ben, herkesin yerinde ben varım, onların yerine ağlarım, onların nâmı hesâbına gözüm kararır. Olur.

Bahçe demeye bin şahit isterdi, ama bahçedeydim sonuçta ve kim bilir kaç dakikadır dura kalka yürüyor, dikiliyor, bakınıyor ve önüme gelenle empati kuruyordum.

Hastalıklı duvara çakılı pirinç tabelada “Başhekimlik” yazan haşmetli kapının önüne gelmişim. Başhekime de yazık. Tam ona üzülüyordum, yanımdan yanağı alınmış bir adam geçti, başladım buna üzülmeye bu sefer. Nasıl üzülmeyeceksin, sonsuza kadar gülecek artık zavallı. Ağlarken bile kötü kötü sırıtmak zorunda yazık. Ya karısı ne yapsın? Annesi, babası, akrabaları? Haydii, kaptırmışım, bir annesi oluyorum adamcağızın, bir karısı oluyorum, bir babası, bir oğlu, bir kızı. Kolay mı her gün bu yüze karşı durup “İyisin iyi! Maşallah. Her geçen gün daha iyiye gidiyorsun vallaha!” diye yalan söylemek? Koy bakalım kendini onların yerine. Nasıl? Zor değil mi? Yaa, onu diyorum işte.

Hep iddia ederim; biriyle empati kurmak onun ta kendisi olmaktan daha zordur. Kişi bir dert karşısında ne kadar dertlenmesi gerektiğini kendi bile bilmez de çoğu zaman, empat gayet güzel bilir.

Mıstık diye bir arkadaşım vardı üniversitede. Sevgilisi kovmuş bunu, Jale’ymiş kızın adı, çık git hayatımdan, defol demiş, bu da geldi gece bizim eve, hem ağlıyor hem anlatıyor falan, dinledim dinledim, kendimi Mıstık’ın yerine koydum elbette, ama kesmiyor beni tek taraflı empati, Jale’nin yerine de koymuşum, başladım kızı müdafaa etmeye. Kendimi tutmasam ben de kovacağım bizim oğlanı, ağzın kokuyor diyorum, seninle öpüşülmez diyorum, hayvan gibi terliyorsun diyorum, seni kim koynuna alsın diyorum, dinledi dinledi Mıstık, baktı baktı, sen ciddi misin lan dedi, cevap bile beklemeden suratıma tükürdüğü gibi çıktı gitti ondan sonra. Bunu niye anlattım? Şundan anlattım; empat dediğin adam böyle bir adamdır işte. Ben böyle bir adamım. Yerde para dolu cüzdan bulurum, önce kendimi kendi yerime koyup sevinirim, daha tam mânâsıyla sevinemeden başlarım kaybedenin yerine koyup üzülmeye. Bu. Hülya beni terk etse, ona ondan bile çok ben hak veririm, vazgeçmeye falan kalkacak olursa da araya girerim güzelce, yüzüne bakılacak adam değilim deyip… Neyse işte. Buyum yani.

Nerdeydim son?

Başhekimlik kapısının önündeydim. Yanaksız adam mıh gibi çakılmış içime, o mu olmak evlâdır diye soruyordum kendime, onun annesi babası falan mı olmak? Elbette o olmak evlâdır diyordum. Böyle bir durumda hasta olmak, benim gibi duygudaşlığı patolojik derecede yüksek olan insanlar için hasta yakını olmaya yüz bin kere yeğdir. Buyur meselâ, bırak hasta yakını olmayı, kendim olmayı bile içime sindiremiyordum o anda. Kendimi kendi yerime koyunca şu soruyla burun buruna geliyordum çünkü: “O çocuk öyle hastayken senin sağlıklı olmaya ne hakkın var?” Abartıyordum sonra. “Bu hastaneye bu kadar adam, kadın, çocuk geliyor, hepsi canının derdine düşmüş…” diyordum, “Sense hem sağlıklısın, hem de buraya gelme sebebin ev kiralamak! Utan utan!”

Utanıyordum. Evlâd-ı hayvanatın barınma derdi olmasa, önümdeki şu beş altı basamağı çıkıp da dünya işleri için başhekim yardımcısının kapısına dayanmaktan, adamı kira kontratosuyla zırtla pırtla meşgûl edip kim bilir kaç hastanın vaktini çalmaktansa elli defa döndüm gittiydim eve; Hülya’ya da “Adam başkasına vermiş.” deyip seve seve yalan söylerdim, ama gene hastalıklı huyum mâni oluyordu bana. Kendimi bir Yasemin’in yerine koyuyordum, bir Timur’un, bir Ayşegül’ün, bir Sedat’ın; görüyordum ki bana güveniyorlar ne biçim, bahçeli ev bulacağım diye bekleşiyorlar, hadi diyordum o zaman, sık dişini, bul şu adamı, evi bağla, Hülya’ya müjdeyi ver.

Benle Oynama -4

“Allah hastaneye düşürmesin, hastanesiz de koymasın.”

Bu kadar saçma bir duayı etsem etsem ben edebilirdim. Şüpheye düştüm bir an, acaba ben ettim de haberimmi yok diye düşünüp önce kapıdaki yüzümün yansısına, sonra da etrafıma baktım. Sol yanımda, klinik şeflerinden birinin otoparkında dikilen baba oğul kılıklı iki kişiden baba kılıklı olanıydı konuşan. “Olur canım…” diye geçirdim içimden, “Allah da sana soracaktı ne yapayım diye. Cık cık cık.” Artık kimle empati kurduysam. Tövbe estağfurullah.

“Tabii tabii.”

Allah’a iş buyuran adamın yanındaki, oğluydu kesin, anladıydık artık, ona cevap veriyordu sesi titreyerek. Sesi titrediğine göre? Gözüm buğulanmış. Bakmaya başladım bu ikisine. Hay Allah! Baktıkça fenalaştım ben; fenaydı çocuk. Canım yaa. Yüzünün sağ tarafı hem cılk yara gibi, hem de değil. Benmiş gibi görünüyor hem, hem de ben değilmiş gibi. Kızıl kahve ile koyu mor arası bir renk, yara veya başka bir şey, ben veya başka bir şey, ama ille de pis bir şey, kötü bir şey. Morarmış, kararmış gitmişti tazecik yanak, uzun uzun yanmış da sönmeye yüz tutmuş gibi duruyordu. Kezzap atılmış veya divit uçlu havyayla ince ince dağlanmış gibi. Onun ne hissettiğini düşünmeme gerek yok, ben onun yerine hissediyorum zaten. Babasının yerine de hissediyorum. Hissetmediğim tek his kendiminki. Herhâlde tipim de kaymıştır. Kendimi bir onun bir bunun yerine koyarken ikisine de benzemişimdir doğal olarak. Kuru kuru empati olmuyor. Dedim az sokulayım da ne konuştuklarını da duyayım şunların. Sol yanıma doğru ufarak iki adım atıp yaklaşabildiğim kadar yaklaştım. Aynalı güneş gözlüğümün camlarına güvenerek sanki daha ötede, daha başka bir şeye veya yere bakıyormuş gibi dosdoğru diktim gözlerimi üstlerine. Rahatsız olup dönüp bakıp “Ne bakıyorsun?” demeye kalksalar, hiç istifimi bozmaksızın gözlüğümü burnumun üstüne indirdiğim anda özür dilemek zorunda kalırlardı, çünkü gözlüğü indirene kadar baktığım yeri elli sefer değiştirirdim ben. “Ne bakması?” derdim. “Size bakmıyorum ki!”

Dünya yıkılsa bana bakacak hâlleri yoktu gerçi. Sadece birbirlerine bakıyor, son bakışlarıymış gibi birbirlerinin görüntüsünü yalayıp yutuyor, içlerine çekiyorlardı.

Çocuk çok sıkıntılıydı. Onu anlıyordum.

Baba da çok sıkıntılıydı ki onu da en az çocuğu anladığım kadar anlıyordum.

“Başka bir hastaneye de benzemiyor ki…” dedi baba o sırada. “Herkesin derdi acil, herkesin yarası derin burda… Öyle bizimki gibi basit bir şeye teşhis koydurmak için aecele etmeye ne hacet, değil mi? O yüzden oyalanıyorum.”

Çocuk, uzun uzun düşünüyormuş gibi kafa salladı. O da oyalandı yani. İşime yaradı bu, vakit kazanmış oldum; durumu adam gibi analiz edeyim ki ona göre empati kurayım. Neydi şimdi? Oyalanıyorum diyordu baba. Bizimki gibi basit bir şey diyordu. Teşhis koydurmak için aceleye ne hacet diyordu. Yani? Gerçeği duymak istemiyordu yani. Ne kadar geç duysak o kadar iyi diyordu yazık. Yoksa insan hastane bahçesinde niye oyalanır? Hadi oyalandı, niye saf saf kılıf bulmaya kalkar?

Çocuk düşünmesini bitirmişti. “Ben de onu diyorum…” dedi dalgın dalgın. “Paniğe kapıldık filan ama… Annemi biliyorsun işte.”

“Evet. Annen.” Adam da uzun uzun düşünüyormuş gibi kafa sallıyordu. “Bıraksan şey yapacak evhamdan… evi şey yapacak… ateşe verecek.”

Oğlan gözlerini kaçırdı. “Di mi? Altı üstü nedir? Basit bir şey.”

Adam bir an dudaklarını gererek “Bok basit bir şey!” diye bağıracakmış gibi oldu, ta şuramda hissettim, kendini tutmasa bağırırdı da, ama tuttu. “Sen de aklı başında adamsın güya… Ne demeye oynarsın beninle be oğlum!”

“İşte!” dedim aynı anda içimden. O bağrı yanık baba bendim o an. Her şey ortaya çıkmıştı. Benini kurcalamış bu sümüklü. “Eşşek herif seni!” diyorum o sinirle, “Bodur hergele!” diyorum, “Benle oynanır mı lan, salak!” diyorum; bağırasım var, ben de baba gibi tutuyorum kendimi, içimden homurdanıyorum, adamcağız ne dese haklı, ama diyemiyor, diyemez, moral vermesi lâzım evlâdına. İyi şeyler söyleyeceğim diye dişlerini nasıl sıkıyordur kim bilir? Kim bilecek, ben bilirim. Ben de sıkıyorum çünkü. Yanağındaki beni sivilce patlatır gibi patlattı kesin bu geri zekâlı, o da kötü huylu tümördü meğer, fırsat bekliyordu, yayıldı gitti. Ki tümör olsam ben de yayılırım. Annesi çığlık çığlık tabii. Bak bak… Baba oluyorum, anne oluyorum, tümör bile oluyorum, çocuk olamıyorum. Nasıl kızmışsam ite. Sen niye kurdalıyon lan benini? Göt! Anneni babanı üzmeye ne hakkın var lan senin!

Köpürüyorum sinirimden.

“Yaptık bi eşeklik babacım…” dedi oğlan. “Hem şey yapma yaa… Üzülme işte. Bi şey yoktur. Yani vardır da önemli bi şey değildir yani. Ne olacak ki zaten.” Sesi o kadar samimi, o kadar of çeker gibi çıkmıştı ki, sağ elini de yarasının üstüne atmış belli belirsiz, dokuna çeke gezdiriyor orada, nasıl çaresiz, içim yandı. “Kızma babası kızma.” demeye başladım bu sefer. “Gencecik çocuk işte. Bilse yapar mı hiç?” Yavrum yaa, babasına moral vermeye çalışıyor bir de.

Sinirli sinirli baktım babaya. Ne üstüne gidiyorsun çocuğun, hayvan!

Baktım o da çocuğuna bakıyor, dudaklarını kemiriyor, çoktan pişman olmuş, çırpınıyor telafi edeceğim diye. Geçiverdi sinirim. “Yok oğlum…” dedi zar zor. Yalvarır gibiydi. “Niye üzüleyim? Benle oynanmaz derler de onun için diyorum. Yoksa sende şey olduğundan falan değil. Düşün şimdi… Bir alay can sıkıcı, moral bozucu işlem… Yok parça alınacaktı, yok patolojiye gönderilecekti, yok sonuç beklenecekti… Sana da eziyet bize de eziyet. O bakımdan.”

Oof of. Ne çekiyordu adamcağız. Aynısını çekiyordum da ordan biliyorum. Zor. Aynalı gözlüklerimin korumasında oğlana devirdim bakışlarımı. O ondan beterdi o ondan beter. Birini hık tutsa kazara, öbürü bunu hıçkırdı zannedip bağıra bağıra ağlamaya başlardı.

“Kötü bir şey olduğunu sanmıyorum.” dedi çocuk. “Hem canım…” Yutkunurken çıkardığı sesi bir metre ötesinde olduğum hâlde rahatlıkla duyabildim. “Olmaz ya… diyelim ki oldu… Kanser dediler meselâ…”

Adam atıldı:

“Ağzını hayra aç yavrum, deli etme adamı burda! Bak sinirlenmeyeyim, kendimi tutayım diyorum, damarıma damarıma basıyorsun. Ne kanseriymiş bacak kadar boyunla! Sen niye kurcalıyorsun ulan benini? Salak mısın ulan sen? Bizi hiç düşünmüyor musun ulan? Hadi beni geçtim, annene de mi acımıyorsun ulan? İt!” Coşmuştu, gidiyordu tam gaz. Yapma işte diyordum ben içimden, çocuk zaten üzgün, korkudan ödü kopuyor zaten, tek dayanağı sensin şu an, bi sakin ol, bi moral ver.

Beni duymuş gibi frenleyiverdi birden. “Heh heh heh…” diyordu şimdi, “Şaka yapıyorum oğlum. Şaka yapıyorum. Sakın üzülmek yok bak ha. Sen de öyle kanser manser deyip… tövbe estağfurullah, adamın canını sıkma.”

“Yok babacım…” dedi çocuk, “Kanser demiyorum zaten. Erken teşhis denen bir şey var…” Elini yanağına götürdü. “Onu diyorum. Dün bir bugün iki. Bundan daha erken teşhis mi olur? Di mi?”

Adamın bakışları buğulanmıştı. Dudaklarını belli belirsiz ısırdı. Ellerini nereye koyacağını bilemiyordu; ceplerine acemice daldırdı, bir şey ararmış gibi yaptıktan sonra daldırdığı gibi çıkarıp hastanenin kırık dökük bahçesiniişaret etti. “Sigaram bitmiş.” dedi zorlukla. “Vakit geçmez şimdi sigarasız. Gideyim de sağa sola bakayım büfe müfe.” Ağladı ağlayacaktı.

“Sen dur!” diye hamle etti oğlan. O da ağladı ağlayacaktı. “Ben bulur gelirim.” Fırlayıp indi basamakları, sola dönüp gözden kayboldu.

Ben zaten ağladım ağlayacaktım.

Benle Oynama -5

Baba bunu bekliyordu zaten, ben de bekliyordum da ordan biliyorum; oğlu gözden kaybolur kaybolmaz hıçkırıverdi. Ben kendimi tuttum neyse. Ama oyum o an, ben değilim. Omuzları sarsılıyor, sessizce ağlamaya çalıştığı için tuhaf tuhaf sesler çıkarıyordu. Benden duygudaşını nereden bulacaksın; aramızdaki bir metreye yakın mesafeyi tek adımda kapattım, yanına gidip elimi hafifçe omzuna koydum. Dönüp bakmadı bile. İnledi:

“Ben ne yapacağım?”

Omzunu sıktım.

“Allah büyük.”

“Yok yok…” dedi, “Böyle olmaz bu. Kendimi kontrol etmem lâzım.” Burnunu sertçe çekti. Çene kaslarının kabarıp kabarıp inmesinden dişlerini sıktığı belliydi. Titreyen elini gömlek cebine sokup altın gibi duran bir sigara tabakası çıkardı. Tam “Altın değildir canım. Yok yok, kesin değildir. Altın sigara tabakası taşıyan adamın devlet hastanesinde ne işi olur?” diye düşünüyordum, bu sefer de Ligne 2 model som altın bir Dupont çakmak çıkarıp güzel güzel yaktı. Bir bozuldum. İbelo koleksiyonum olduğu için anlarım çakmaktan. “Hayvan herif!” dedim hemen içimden. “Bok gibi paran var, çakmağa sigaraya harcamayı biliyosun, götürsene çocuğu avrupalara!” Şununla empati kurandaydı kabahat. Dupont çakmak diyorum yaa. Kaç bin dolardır bunlar biliyor musun?

“Çok pardon!” dedi o sıra.

“Yok canım, olur böyle şeyler.” dedim, ağladığı için özür dilediğini düşünerek.

“Sana tutmayı unutmuşum!” dedi bu sefer. Demin cebine attığı altın tabakasını geri çıkarmış, bana da sigara tutuyormuş meğer. Gözüm altın Dupont’ta olduğu için gözümden kaçmış.

“Haa, alayım bi tane.” demişim. “Orjinal di mi o?” Nasıl güzeldi Allah’ım! Yaldır yaldırdı namussuz.

“Ne bileyim?” deyip uzattı elime. “Hanımın hediyesi işte. Al, bak.”

Çok da umurumda değilmiş gibi aldım çakmağı, görgüsüzler gibi bakacak değildim, belli etmeden tarttım, sigaramı yaktım, geri uzattım. “Hıı, orjinal bence.” dedim gene hiç umurumda değilmiş gibi. Ki umurumdaydı. Var ya, bunun parasıyla biz en az bir sene ev kirası öderiz ha. Köpeklerle kedilere de bir senelik kuru mama alırız. Servet düşmanı değilimdir gerçi de… Bu ne yani şimdi gözümüze sokar gibi? Ayıp!

Kendimle kolay kolay empati kuramam ama o sinirle kurmuşum işte. “Şurda duruyordum…” dedim toparlanmak için, “İstemeden kulak misafiri oldum. Beniyle mi şey yapmış oğlunuz?”

Alt dudağını ısırırken hırslı hırslı kafa sallayınca sigarasının dumanı burun deliklerinden fırladı çıktı. “Oynamış!” dedi isyanla. Sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi. Hem boğuk hem yüksek. Anlıyordum onu; bağırmak istiyorsun hem, hem de çocuk gittiği yerden gelir de köşeden dönüverir diye bağırmamaya çalışıyorsun. Acıdım. O oldum yeniden. “Koskoca üniversite son sınıf öğrencisi…” diye sürdürdü feryâdını. “Bilinçli dersin, okumuş yazmış dersin, aklı başında dersin… İnsan beniyle oynar mı kardeşim? Sana soruyorum; oynar mı?”

Oğlana demin de kızdıydım zaten, şimdi babasıyla bağ kurduğum için daha fena kızmaya başladım. “Adam olaydı oynamazdı!” dedim öfkeyle. “Bu ne okumuş Allah aşkına? Ne sanıyo bu kendini?” Bir taraftan giydiriyorum ama bir taraftan da çocuğun yerine koyuyorum kendimi, olmaz diyorum, abarttın diyorum, bilse yapar mıydı diyorum, ağır ol diyorum kendime. Ki öbür taraftan da babasının yerine geçmişim zaten çoktan, Allah vurmuş, bir de sen vurma falan diye kızıyorum. Yok yani, durabilsem dururum; duramıyorum. Göz ucuyla baktım da, hırslı hırslı kafa sallıyordu adam. Ağlamayı da unutmuştu sayemde. İyi bari diye düşündüm hemen. Oğlan geldiğinde ağlar göreceğine sinirlenip köpürür görsün babasını. Moral, hastalığın en pahalı ilacı. Ama yeterdi bu kadar. “Peki de…” dedim azıcık vites düşürerek; “Bu ben dün gece çıkmadı herhâlde, hep ordaydı di mi? Durup dururken nerden icap etmiş de…”

Lâfı ağzımdan aldı:

“Ne icâbı kardeşim? İcap micap ne bilsin bunlar. Kendince bir yorum yapmış beyinsiz, demiş bu bende bir pislik, kötü huylu bir hücre falan olsaydı, şimdiye kadar kaç tıraşta kestim, kanattım, içinde kaç kıl döndü, demek ki bir pislik yok, vurmuş jileti benin tepesine.”

O isyan etmekte o kadar haklıydı ve ben o anda o kadar oydum ki, “Pis cahil!” demişim. “Pardon da abicim, üniversitede okuduğundan emin misin sen bunun?”

Beni teselli etmek ister gibi bakıyordu adam. Benimle empati kuruyordu belki de. “Sorma…” dedi altın tabakasından yeni bir sigara uzatırken, “Kamu Yönetim okuyor, düşünebiliyor musun? Bürokrat olacak da devlet işlerine bakacak. Ben bunun gibilere sivilcemi sıktırmam, sivilcemi sivilcemi.”

Haklıydı. Ben de kaptırmıştım.

“Kamu yönetimiymiş!..” dedim Ligne 2 Dupont’la yeni sigaramı yakarken. “Sen kiiim, kamuyu yönetmek kim? Önce tıraş bıçağını idare et, kendi suratını idare et önce sen.”

Demin hissettiğimden çok daha derin bir duygudaşlıkla bakmaya başlamıştı bana zavallı baba. Demek ki bu dünyada benden başka empatlar da var diye düşündüm.

“Ağzını öpeyim senin!” dedi. “Dünden beri tut kendini tut kendini, şiştiydim. Aynen içimden geçenleri söyledin, ben söylemiş kadar oldum. Diyorum yüzüne yüzüne söyleyeyim şunun, bağırıp çağırayım, bize bu kâbusu yaşatmaya ne hakkın var diyeyim, salak diyeyim, aptal diyeyim, olmuyor, kıyamıyorum, morali zaten bozuk, bir de ben bozmayayım deyip susuyorum, içime atıyorum.” Durup yutkundu. “O benim tek çocuğum…” Sesi titremeye başlamıştı; ağladı ağlayacak “Evlât…” diye devam etti dalgın dalgın, “Evlât işte… Ne yapacaksın? İnsanın canı…” Ağlamayı koyverdi. “Canım o benim. Canım canım canım…”

Az önce kızmakta ne kadar haklıysa şimdi de ağlamakta o kadar haklıydı adamcağız. Yerden göğe. “Versene şu çakmağı sen.” dedi burnunu çekerek.

Baktım, atıp atıp tutuyorum cânım çakmağı, tartıyorum, evirip çeviriyorum, kapağının içine falan bakıp kaç ayar altın olduğunu okumaya çalışıyorum, yakıp yakıp söndürüyorum, gazını kısıp kısıp açıyorum, gömlek cebime sokup nasıl durdu diye bakıyorum, alıp seyrediyorum, okşuyorum; bozacağımdan korktu demek.”Haa, pardon” dedim. “Al!” Terbiyesiz herif. Altın Dupont’la dolaşmasını biliyorsun, adam ol da oğlunu adam gibi bir hastaneye götür. Şurda adam yerine koyduk, üzülüyoruz senin için. İt! Ama ne de olsa serde insanlık var, empatlık var, kıyamadım, “Şimdi abicim…” dedim soğuk soğuk. “Bence ağlama artık yani… Epey oldu senin delikanlı gideli. Gelir melir, seni bu hâlde görür, hepten yıkılır. Di mi?”

Yaşlı gözleriyle baktı bana, “Doğru diyorsun kardeşim…” dedi. “Sağlam durmam lâzım. Ne iyi oldu senin burda olman. Allah senden razı olsun.” Elini gömlek cebine attı. Dedim tamam, demin ayıp ettiğinin farkına vardı, şimdi çıkarıp çakmağı bana hediye edecek.

Gözüm cebin içindeki elde, “Çocuk işte…” dedim, “O kadar da şey yapmamak lâzım. O ister miydi böyle olsun!”

“Kim ister?” dedi. Elini çıkardı ki bomboş. “Yav sende mendil var mıydı?”

Benle Oynama -6

Mendilim vardı. Pek taşımam aslında da nasıl olmuşsa kalmış cebimde. Çıkardım verdim, o ağzını burnunu silerken ben de düşünüyorum; “Kader…” diyorum, ki her zaman inanmışımdır kadere ben. Şimdi ben olmasaydım bu adamcağız ağzı burnu akmış, gözleri yaş içinde yakalanacaktı oğluna, onun da morali zaten bozuk, bir de bakacaktı ki babası bile ümidi kesmiş, moral olmayınca devâ da olmaz, hastalık hızla ilerleyecekti; iyi ki olmuşum, iyi ki bizim ev sahibi evi müteahhide vermiş, iyi ki Zafer bize bu Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısının evini bulmuş, iyi ki adam bana bugüne randevu vermiş, iyi ki de çıkmış gelmişim bu saatte. İmânı tazeleniyor insanın. Utanmasan, iyi ki oğlan beninin kafasını uçurmuş bile dersin; o derece. Şaka maka, sayemde bir hayat kurtulacakmış gibi hissediyorum. Buraya boş yere gelmiş olamam değil mi?

Tam ben böyle derin derin felsefe yapıyorum, aklımı okumuş gibi “Ben kadere çok inanırım…” demesin mi adam birden? Ondan sonra da tutup demesin mi “İyi ki geldin, iyi ki karşılaştık bugün.” Ne diyeceğini de bilemiyorsun. “Sebepsiz kuş uçmaz tabii…” filan gibi bir şeyler geveleyecektim, “Ben de neler diyorum kardeşim, kusuruma bakma ne olursun…” diye devam etti. “Dertsiz olan buraya niye gelsin, keyfinden değil herhâlde. Kendi sıkıntıma dalınca… Çok pardon. Sakın sen de?.. Senin de? Şey olmasın? Kemoterapi falan?” Ayna gibi kafama bakmamaya çalışıyordu şimdi.

Gülsem ayıp olacak, çok şükür kelliğim kalıtsal desem lâfın ucu başka yere gidecek, kendimi onun yerine koyup o olsaydım en kanıma dokunmayacak açıklama ne olurduysa onu yapmaya çalıştım:

“Yok. Benimki şey değil. Birini görmeye gelmiştim de.”

“Ne mutlu sana!” dedi içli içli. Hemen toparladı: “Ne mutlu derken… Hasta ziyareti falan değildir inşallah?”

Hafiften güldüm artık, “Değil değil.” dedim. Ne desek başka yere gidiyordu lâfın ucu. “Ben şeyi görecektim… Başhekim yardımcısı şey bey… Necdet veya Nejat gibi… Şuraya yazmıştım.”

Cebimdeki not kâğıdını çıkarmaya kalmadan, “Nejat Kılıç mı?” dedi.

Elimi cebimden çıkarttım. “Evet?” dedim şaşırarak. “Yoksa siz de mi ona…”

“Ona tabii…” dedi azıcık da kendi gülümseyerek. “Bak kader dedik, iyi ki geldin dedik, görüyor musun şu işi, bizim Nejat’a gelmişsin sen de. Çocukluk arkadaşımdır 0benim. Canımız yanınca ilk onu aradık tabii. Hayırdır? Senin ne işin var ki Nejat’la? Hastan da olmadığına göre?” Sigara uzatıyordu gene. Aldım, ama deminden bozuk olduğum için Dupont’unu almadım bu sefer, kendi çakmağımla yaktım.

“Evi varmış…” dedim, “Yenimahalle’de… Bahçeli, müstakil…” İçimden de Allah diyorum bir taraftan, acaba diyorum bunun çocukluk arkadaşıymış madem Nejat Bey, biz de bunla az dertleşmedik, bir güzellik yapsaşimdi bu, aracı olsa da dese ki bana bak Nejat, bu adamdan depozito almayacaksın ulan falan? “Bizde de kedi köpek çok olduğu için başka ev tutamıyoruz yani. Mecburen…” Bir de günahını aldıydım adamın o kadar zenginsin burada ne işin var diye. Bak, iyi ki gelmiş görüyor musun? İnsanoğlu ne fena yahu. Hani ben empattım?

O da yeni bir sigara yakmıştı. “Haa…” dedi kıymetli Dupont’unu dalgın dalgın inceleyerek. “Demek evini kiralayacaksın bizimkinin?”

“Dediğim gibi…” dedim, “Mecburiyetten. Ev sahibimiz oturduğumuz evi durup dururken müteahhide verince, kaldık o kadar hayvanla sokakta. Yani daha tam mânâsıyla kalmadık da, evi tutamazsak diye söylüyorum…”

Dupontçuğunu cebine attı. Aman at! Yedik çünkü. “Dur yahu…” dedi bir coşkuyla, “Neredeyse özür dileyeceksin hasta olmadığın için. Dur, sakin ol. Hâllederiz. Demedik mi kader mader? Ben de konuşurum Nejat’la.” Saatine baktı, etrafa baktı, canı sıkılmış gibi tükürdü attı yeni yaktığı sigarayı, içi almıyordu demek, topuğuyla ezdi. “Bir gelemedi hazret!” diye homurdandı. Öfke yoktu sesinde; sitem vardı. Ey Nejat diyordu sanki, gel be kardeşim, gel de iyi bir şeyler söyle bize.

“Gelmemiş mi daha?” dedim. Öyle ya; bir gelemedi falan dediğine göre? “Sordunuz muydu siz içeriye?”

“Ne bileyim?” dedi, “Salak salak konuşuyorum işte.”

“Aman estağfur…”

“Yok yok… Öyle. Hem diyorsun ki bir an önce görüşelim de ne haber alacaksak alalım, hem de diyorsun ki alacağımız haberi ne kadar geç alırsak o kadar iyi, aman diyorsun, daha gelmemiş olsun, geciksin gecikebildiği kadar.”

Ne kadar iyi anlıyordum onu. İnsan kara haberi almak için niye sabırsızlansın?

Da… Keşke konu şu Nejat’ın evini bağlama işinden bu kadar çabuk sapmayaydı. Ufak bir manevra yapayım dedim: “Yani benim de şu ev kiralama işim olmasa hayatta gelmezdim buraya…” Manevram boşa gitmesin diye ondan aldığımı ona sattım: “Ne demişler? Allah hastaneye düşürmesin, ama hastanesiz de komasın.” Ne dediğimi ben de anlamamıştım.

İlk cümlemle ikinci cümlem arasındaki derin anlam uçurumunu kestirmeye çalışırmış gibi gözlerini kısarak baktı bana, kaşlarını çattı, beli belirsiz kafa salladı, “Çok haklısın…” dedi, “Yerden göğe haklısın.” Demek ki o anlamış. “Ama bak ne geldi aklıma… Sebep şu veya bu, değil mi ki bugün beraber düştük hastaneye, bak sakın yanlış anlama… Yani düşündükçe, bu karşılaşmamız tesadüf değildir diye düşünüyorum… Bak kardeşim… Benden sana büyük yemin… Şu Nejat’la bir görüşelim… Muayene, tahlil, biyopsi, patoloji…” Zor konuşmaya başlamıştı. “Neyse ne…” Yutkundu. “Bir tamamlayalım işi, bir temiz çıkalım…” Gözleri de dolmuştu şimdi. “İşte sana bir kere daha yemin ediyorum, sakın yanlış anlama, Nejat’ın evinden çok daha güzel bir müstakil evim var benim Eryaman’da. Köşe tripleks… İki yüz metre kare de bahçe, aslanlar gibi…”

Adama bak, hem ağlıyor hem iş koyuyor bize. Nejat’ın müşterisini çalıyor resmen. Buna acıyanda kabahat zaten. “İyi de…” dedim fazla terslememeye çalışarak; “Orası bizim için çok uz…”

“Kira almayacağım senden…”

“Çok güz…”

“Dedim ya yanlış anlama diye… Adağım olsun bu benim. Geç ailenle otur paşa paşa. Oturduğun müddetçe bir kere çık dersem, bir kere kira dersem, bir kere evi eskittin, iyi bakmadın dersem şu tek evlâdımın da hayrını görmeyeyim. Sal hayvanlarını bahçeye, yap mangalını, sere serpe otur, keyfine bak.”

Şu adamın güzelliğine bak.

“Aman abicim… Kira ödemeden de olmaz ki ama!”

Elini kaldırdı. “Tartışmıyorum…” dedi, “Kararımı bildiriyorum. Adak diyorum kardeşim, adak. Bunun dönüşü yok. Yeter ki iyi bir haber alayım bugün.”

İnsan felsefe yapmak istiyor orada. İşte tesadüf diye bir şey yokturdan tut, sen beni anlıyorsun ben seni anlıyorum, demek ki empati güzel bir şeye kadar. Niye buraya geldik, niye bu saatte, tam da karşılaşacağımız bu dakikada geldikten tut, demek ki varmış bir hikmetine, ben sana bir mendil verdim sen bana huzur verdine kadar. Ama yapamıyorsun felsefe melsefe; yalakalık gibi olacak çünkü. Susup kalıyorsun. Yutkunuyorsun, gözlerin buğulanıyor falan. Hem ne hakkın var adamın korkusundan nemalanmaya, buraya bu saatte denk gelmiş olmanla bunun ne alâkası var diyorsun kendine, hem de diyorsun ki Allah’a adak adıyor adamcağız, ha deve kesip yedi mahalleye dağıtmış, ha boş duran evini sana bedavadan vermiş, kendini adamın yerine koy diyorsun, sen olsan yapmaz mıydın diyorsun falan. “Ben de her zaman inanmışımdır kadere…” dedim zar zor. “İnşallah çocuk temiz çıkar da… Ev olmasa ne gam?”

“İnşallah!” dedi hıçkırarak. Çok kötü bırakmıştı bu sefer kendini. Hiç ellemeyeyim, rahat rahat ağlayıp akıtsın zehirini diye düşünüyordum ama oğlan köşeyi dönüverdi.

“Aman abi…” dedim, “Geldi seninki. Sakın arkana bakma, kaybol. Git bir su falan çarp yüzüne. Ben onu oyalarım.”

Müstakbel ev sahibimin oğlu yaklaşırken müstakbel ev sahibim tek kelime etmeden, hıçkırığını yumruğuyla boğarak Başhekimlik kapısından içeri attı kendini.

Benle Oynama – 7

Babasının kaybolduğunu gören çocuk “Baba!” diye seslendi kapanan kapıya doğru. Yokluğunda adamla ne tür bir yakınlık kurduğumuzu, bunun hakkında neleri neleri öğrendiğimi bilemezdi. Yanımdan geçmek üzereyken kolumu uzatıp yolunu kestim.

“Pardon!” dedi şaşırarak; “Müsaade ederseniz…”

Müsaade etmedim. “Baban tuvalete kadar gitti canım.” dedim. Kolumu otopark bariyeri gibi tutuyordum göğsünün önünde. “Gelir birazdan. Bulabildin mi sigarayı bari?”

Baba, tuvalet, sigara gibi üç büyülü kelimeyi duyunca şaşırıp “Tanışıyor muydunuz babamla siz?” dedi. Sol eliyle yanağını kaşıyormuş gibi yapıp yüzünün sağ yarısını örtmeye çalışıyordu. Ağlamıştı da belli. Ben olsam ben de ağlardım. Nasıl zoruna gidiyordu kim bilir. Nasıl korkuyordu. Tam bir şeyler konuşmuş olmak içöin babasıyla yeni tanıştığımızı, dolayısıyla hem tanışıyor hem de tanışmıyor sayılacağımızı söyleyip lüzûmsuzluk yapacaktım, “Ağlıyordu değil mi?” diyerek o beni şaşırttı. “Tuvalete gittiği falan yok, ben görmeyeyim diye kaçtı içeri.” Elini indirdi yarasından, ama yüzünün o kısmını hâlâ görüş açımın dışında tutuyordu. “Doğru söyleyin, özellikle mi çağırdı sizi bugün? Destek olasınız diye mi? Kimseyle görüştü mü ben yokken? Yani telefonla diyorum.”

Göz pınarlarında küçücük birer gözyaşı damlası belirmişti. Bir o düşecek gibi oluyordu bir öbürü. İçim zaten acıyordu, iyice acıdı yazık. Ağla işte diyorum bir yandan. Niye tutuyorsun kendini evlâdım diyorum, hadi gel de empat olma şimdi diyorum, ama hep içimden diyorum. Yaklaştım. “Yok yok…” dedim, “Biz babanla yeni tanıştık. Ben de Nejat Bey’e geldim deyince lâf lâfı açtı, bahsetti bana biraz durumdan. Çok geçmiş olsun, ama şey yapmamak lâzım yani.” Bir ölüm karşısında lâl olurum ben, bir de ağır hastalık karşısında. Şimdi çocuk, “Ee, başka?” dese kalırım öyle, “Ney yapmamak lâzım?” dese gene kalırım, “Sen hangi durumdan bahsediyorsun?” dese hepten kalırım. Allah’tan beni dinleyecek hâlde değildi de hiçbir şey demedi. Biraz sonra sağ yanağındaki korkunç manzara için bir onkologla görüşecekti ve daha otuz saniye var yok, babası gözlerinin önünde ağlaya ağlaya içeri kaçmıştı, o da ana kuzusuydu, korku içindeydi, ne yapsın, nasıl dinlesin beni, niye dinlesin? Ben de olsam dinlemezdim. Öylece, bir şey diyemeden dikildim karşısında. Boş boş dikilirken de şeytan dürttü, bunun babasının Eryaman’daki köşe tripleks bahçeli evi geldi aklıma. Bakarsın iyi haber verirdi Nejat Bey birazdan, adam da sözünü tutup atardı anahtarı masanın üstüne, gidin yerleşin, ev sizin derdi, biz düğün dernek taşınırdık hayvanlarımızı da alıp; Hülya gene her şeye bir kulp takar, bir dolu söylenirdi kesin ama kira da yok ya, onun da işine gelirdi, mis gibi olurdu sonuçta. Kaptımışım düşünüyorum, hayâlleniyorum… Salacaksın köpekleri kedileri diyorum, mangalı da yakacaksın arka bahçede… Kötü kötü sırıtmışım öyle. Kendimden utandım, gözüme güneş kaçmış gibi yaptım.

Çocuk pantolonunun cebinden telefonunu çıkardı o sırada. Ekrana baktı, acı acı gülüp gösterdi bana. “Annem!” yazıyordu. Ses duymadığıma göre titreşimdeydi demek. Kulağına götürdü. Ben hemen kendimi annesinin yerine koydum.

“Anne… Daha gelmedi Nejat Amca…” dedi. Az dinledi annesini. Ne diyor olabilirdi kadıncağız? Ben de geliyorum yavrum falan? “Hayır, sakın!” diye parladı. Bana parlamış gibi bozuldum. Sesi ergen oğlan sesine dönüşmüştü birden, hem kart hem yırtık çıkıyordu şimdi; tipik anneye itiraz sesi. Sen karışma derdim ben bunun annesinin yerinde olsam. Geleceğim derdim. “Gelmek falan yok…” dedi o. “Biz babamla hâlledip döneceğiz işte.” Ama bari beni hemen arayın derdim, anneyim ben, merak ederim derdim. “Tamam… Ararım çıkar çıkmaz.” deyip kapattı, demek annesi de öyle demiş, ne kadar iyi empat olduğumu anla, telefonu bağrına basıp sessiz sessiz gözyaşı dökmeye başladı. Ağlama yavrum diyesim geldi, bak annen yanında, kendimi zor tuttum. Uzanıp dokundum eline, “Bırak bakalım şu telefonu…” dedim. “Ver bakalım bana… Aferiin. Şunu kapatalım şimdi, kimse aramasın. Nerden kapanıyordu bu? Kırmızıya mı basıyorduk?” Kalan son mendilimi uzattım. “Sil bakalım gözünün yaşını. Aa! Dur canım sen de. Ne var korkacak?”

Tam silinmişti, babası göründü kapıdan. Yüzünü yıkamış, biraz da saçını ıslatmıştı. Kısacık bir an göz göze geldi benimle, oğluna şöyle bir baktı, yenile ağladığını anlayınca gözlerini kaçırdı, hızla bana döndü tekrar: “Demek tanıştınız?”

“Tanıştık tanıştık.” dedim. Ne diyeyim? Tanıştık ama daha daha ismini bile bilmiyorum senin oğlanın mı diyeyim? Senle de tanıştıydık güyâ ama senin ismini zaten bilmiyorum mu diyeyim? Ne diyeyim?  Çocuğun cep telefonu elimde kalmıştı. Geri verdim.

Bir alıcı gözle baktım da şöyle, farklı bir gerillim vardı babanın üzerinde. Deminki üzüntüden bayağı farklı bir şey vardı. Belli etmeden göz kırptı bana. Sandım ki durum nasıl gibisine kırpıyor, ortamı daha fazla germenin mânâsı yoktu, ben de ona iyi gibisine kırparak içini rahatlatmaya çalıştım.

“Tuvalete gitmişken Nejat’ı sordum tekrar…” dedi soluklanıp. Üst dişleriyle alt dudağını hafif hafif dişliyordu. “İçerdeymiş yahu. Poliklinik kapısından girmiş. Günahını almışız çocuğun.” Tekrar göz kırptı bana. Demek ki demin de bunun için kırpmışmış, sen de bizle gel demek istiyor. “Girelim hadi.” Oğluna bakamıyordu. Ben baktım onun yerine; durduğu yerde tökezlemiş gibiydi çocuk. Bir yerine âni bir sancı saplanmıştı da sanki, neresi olduğunu bulmaya çalışıyordu; yüzünde öyle bir donuk ifâde, öyle bir kalakalmışlık. Koy onun yerine kendini, sen de kalakalırsın. Hem ölüyorsun ne olduğunu öğrenmek için, hem de öğrenirsen öleceksin. Zor. Yanına geçtiğim gibi babacan bir edâyla koluna giriverdim bunun. “Hadi bakalım.” dedim. “Giriyoruz.” Kendimi Hulusi Kentmen gibi hissediyordum.

Çocuk o kırılgan havasından sıyrılıverdi bir anda, ilk defa ters ters baktı bana. “Siz nereye giriyorsunuz?” dedi. Kolunu da çekip kurtardı kolumdan. Bu sefer de kendimi çok lüzûmsuz hissettim. Şimdi baban göz kırptı desem olmaz, benim de bi ev işim vardı desem, koyun can derdinde kasap et, küfür etmişim gibi olur, Allah’tan babası yetişti imdadıma.  “Ben rica ettim oğlum…” dedi. “Demin sen sigara almaya gittiğinde konuştuk da biraz, bu arkadaşın da başka bir işi varmış Nejat’la, bize sırasını verdi sağ olsun, ben de dedim ki beraber gireriz, Nejat benim arkadaşım, belki bir yardımım dokunur.”

Oğlan “Çok sırasıydı yani!” dedi soğuk soğuk. “İş görüşmesiymiş… Biz ne diyoruz siz ne diyorsunuz!”

Anlıyordum. Çok iyi anlıyordum onu. Elinde olsa babasını bile sokmazdı doktorun yanına, ben kim oluyordum da gireyim?

“Öyle deme yavrum…” dedi babası. “Arkadaş randevu saatini kaçırdı bizim yüzümüzden.” Yalan söylüyordu tabii. “Ben olmazsam Nejat şey yapmaz şimdi, görüşmez falan… di mi?            ” Onu da çok iyi anlıyordum. Destek arıyordu. Bazılarımız, alacağımız bir haberden korkuyorsak, şu çocuk gibi tek başımızayken almak isteriz, bazılarımız ise bilâkis yanımızda birileri olsun arzu ederiz şu baba gibi. O istemiyordu ama bu istiyordu beni işte. Top bendeydi.

“Hadi hadi…” dedim tekrar Hulusi Kentmenleşerek. “Senin ergenlik sivilcen yüzünden kendi işimden oldum zaten.” Çocuğa bakıp güldüm. “Kerata!” Bir kaytan bıyığım eksikti. Baktım o da gülüyor, koluna girip şımardım: “Yürü ulan!”

Yürüdü anasının kuzusu.