MÜMKÜNSE ÖYLE ŞEY ETMESEK?..

001“Valla arkadaşlar hep toplandı, seni bekliyolar. İllâ geleceksin.” dedikleri zaman bir durur düşünürüm şöyle. Gidesim vardır, o toplanan arkadaşlardan bir kısmını tanıyorumdur; onları göresim, tanımadıklarımı ise tanıyasım. Hem zaten davet edilmişsin, “Cık!” demek yakışmaz. Da, “Tabii gelirim canım!” demek de o kadar kolay değil.

Senin için kolay olabilir, benim için değil. “Niye ki?” diyeceksin.Deme.

Bak anlatayım…

Bir başka memlekete gittiydim gene imza mimza için. Bir dost, “Valla arkadaşlar hep toplandı, seni bekliyolar. İllâ geleceksin.” dediği zaman tereddütsüz yapıştırdım cevabı:

“Tabii gelirim canım!”

Yapıştırdım yapıştırmasına da, kara kara düşünüyorum bir taraftan, kimseye hayır demeyi bilmediğimden dört davete daha evet demişim. Kimle ne edeceğim, kimi kandırıp kaçıp bunlarla oturacağım, ne yapacağım ben? Zaman kazanmak için o toplanıp bekleşen arkadaşları sordum bizimkine. Hani dese ki hiç birini tanımazsın, “Yahu, sana da evet dedim ama, tanımadığım insanların arasında sıkılırım ben.” falan deyip kaytarmaya meyilliyim. Saydı eşoğlu eşşek. Hepsini tanıyorum. “Oh oh, kavuşmuş oluruz!” falan diyorum ama içim kan ağlıyor, kendime sövüp döküyorum. Her boka ne atlıyon, bi dur, bi düşün. Başka çare kalmayınca sarıldım telefona artık; evvelki davetçilerimi aramaya başladım. Onu ona çattım, bunu buna çattım, şuna bir yalan kıvırdım, öbürküne telefon edip özür diledim falan derken kala kala kaldı bir kişi. Kafamı çatlatıyorum, atacak yalanım yok. Öbür davetçiler gibi değil çünkü bu. Masayı ayırtmış, karısını da almış götürmüş gitmiş oturmuş beni bekliyor. Daha az evvel “Yoldayım, geliyorum.” demişim. Nasıl çark edeceğim? Bu da tuttu beni yakamdan, sürüye sürüye götürüyor herkeslerin toplaşıp bekleştiği mekâna. İçimde bir ince sızı: Bir de bakmışsın öbürleri de burada yer ayırtmışmış, pişti oluyormuşuz… Kıvranıyorum. İçimden “Acaba telefon edip de çağırsam bir arada oturmazlar mı ki?” diye de geçiriyorum ama nasıl soracaksın şimdi buna? Misafir koluna başka misafir takar da misafir edileceği yere gider mi yüzsüz yüzsüz? Ayıp. Yolda, ödevlerini yapmadığı için öğretmeninden korkan çocuk gibiyim; karnıma ağrılar giriyor; “Hastalandım ben!” diyesim var. Diyemiyorsun.

Gittik bizimkinin yer ayırttığı mekâna. Kocaman bir masa donatmışlar, hepsini de tanıyorum, ayaklandılar, sarıldık, kucaklaştık, hâl hatırlaştık, şakalaştık; geçtim oturdum bana gösterilen yere. Ama içim içimi yiyor. Önüme bir şeyler koyuyorlar, çatalımla dürtüyorum şöyle, boğazıma durur, yutamam; bir bekleyenim var başka bir yerde. Göz göre göre sıkılıyorum, belli etmemem mümkün değil. O bir şey soruyor, öbürü filanca kitaptan dem vuruyor, beriki “Çeto’yu çok sevdim.” falan deyip konu açmaya çalışıyor, şurdaki “Ben en çok Geber Anne’deki Kerem’i seviyorum.” diyor; benim yüzümde ayakkabım vuruyormuş gibi ızdıraplı bir tebessüm. Hıı falan diyorum. Çok sıkkınım; bozuğum çok. Kimseye değil, kendime bozuluyorum. Niye böyleyim ben? Niye hayır diyemiyorum? Kasmışım iyice. Derken bizimkinin dikkatini çekti bu hâlim. Sordu, söylemedim, ısrar etti, gene söylemedim, “Bak ölümü gör söylemezsen!” dedi, ikisine de bile bile evet dediğimi bilmesine gerek yoktu bunun, yarı yalan yarı doğru, yüzümü kızartıp söyledim mecbur:

“Yahu bir dostum daha var, sen tanımazsın, karısıyla da bir başka mekânda yer ayırttı, bekliyor. Sana evet derken ona söz verdiğim aklımdan çıkmış. Çok ayıp olacak şimdi.”

“O da dert mi?” dedi bu. “Çağır, alsın karısını da gelsin misafirimiz olsun. Koca masa. Hem tanışmış oluruz ne güzel.” Bir sevindim. “Vallaha mı?” demişim. “Vallaha.” dedi. “Çağır çağır.” Hemen arayıp çağırdım. O da ayıp bu da ayıp ama hiç olmazsa bu daha az ayıp.

Azıcık bozuldu bizim öbür dost, sitem etti, naz etti, mırın kırın etti ama çıkıp geldi biraz sonra. Yanında da çıtı pıtı karısı. Herkeslerle tanıştırdım bu ikisini, neşem de yerine gelmiş, oturduk hep beraber, yedik içtik, gecenin dibini gördük. Bir mutluyum, sorma. Derken efendim, davet sahibi dostum garsonu çağırıp hesabı istedi. Ben mal mal bakıyorum. Garson hesabı getirdi. Ben hâlâ mal mal bakıyorum. Hesap pusulası elden ele dolaşmaya başladı. Ben gene mal mal bakıyorum. Sonra herkes cüzdanını çıkarmaya, ortaya bir miktar para bırakmaya başladı. Hafiften de bir nizâ var bazılarının arasında, “Ben iki duble içtim; o kadar ödemem.” falan diyor biri, “Lan uzatma işte, eşit pay edelim gitsin.” diye hırlaşıyor öbürü. Anlamıyorum. Hafiften bir kurt düştü içime ama gözümün önünde olanlar meşrebime sığmıyor bir türlü. Israrla mal mal bakıyorum. “Ne oldu yahu?” dedim yanımdakine. “Hesap çok mu yüklü geldi ki?” “Yoo…” dedi o. “Alman usulü paylaşıyoruz işte.” Kıpkırmızı oldum. Biz anamızdan atamızdan böyle görmedik. Davet ettinse o masa senin evindir, “Çık bakalım yediğinin parasını!” demezsin kimseye. Utanmışım. Elimi cüzdanıma attım. “Sen bendensin.” dedi davet eden dostum. “Ben senden olabilirim.” dedim telefon edip çağırdığım arkadaşımla karısını göstererek. “Ama bu ikisi benden. Çek lan elini.” “Haa, o da doğru.” deyip çekti gayet rahat. O benim yediğimi içtiğimi ödedi, ben davet ettiğim dostumla karısınınkileri, öbürleri kendi yiyip içtiklerini. Dedim ya başta; koşa koşa icabet edesim vardır her davete. Ama o gün bugündür durup düşünürüm bir. Yüzümün tuttuğu adama da sorarım yekten: “Alman usulü mü şey edeceğiz?” “Evet!” derse yanlış anlaşılacağımı, “Yav sen bendensin, ayıp ettin!” gibi bir cevap alacağımı bile bile gene sorarım: “Mümkünse ben gelmesem?” “Yav sen bendensin, ayıp ettin!”

Al işte… Olur o dediğin. Ben uymam, bana uymaz, katılmam, gitmem etmem ama anlayabilirim. Üç beş arkadaş toplaşır, oturur bir yere yer içer, sonra da herkes yediğinin parasını öder. Eyvallah. Ama yahu, bırak benim misafirimin masada olmasını falan, ben kendim orada misafirim be. Ulan, madem alman usulü yiyip yutacaktınız, beni ne demeye çağırıp da kızartıyorsun, a hayvan? İnsan kendini yük gibi hissediyor, anlamıyor musun?

Düşünsene, masada on tane ev sahibin var, sen misafirsin, hepsinin birden davetlisisin üstelik, ama seni oraya davet edenlerin dokuzu seni davet etmemiş gibi yapıyor. Ayıp be.

Ulan arkadaş… Biz ne ara böyle olduk?

AYIP OLMUYOR MU AMA?

063b1f3731b7a1d74c6d29d7fbeba942E-kitabın 5.yaşında, Sezgin Kaymaz, gelen istek üzerine geçen beş yıla dair gözlemlerini “yazayım madem” diyerek şöyle aktarıyor: Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, memlekette yayımlanan kitap sayısı 2011 yılında 39 bin 247 iken 2015’te yüzde 25,2 artışla 49 bin 148’e çıkmış. Aynı dönemde web tabanlı e-kitap yayını ise 6 katına çıkarak bin 37’den 6 bin 389’a ulaşmış.

 

 

Kitap dediğin, sayfa gibi kokmalı bana kalsa. Mürekkep gibi, cilt tutkalı gibi, karton kapak gibi kokmalı. Görmesen de demelisin ki “Hah, burda bir yerde kitap var!” Burnun seni oraya sürümeli. Gene de… İçim sızlar ama itiraz da etmem.Ulaşılır olmalı çünkü kitap, okunmak için yazıldığına göre el uzatıp alınıverecek bir yerde bulunmalı. Yani her yerde, her zamanda, her mecrâda. Raf olur, WEB olur, neresi olursa olur.Kitap kitaptır çünkü, E’si C’si bir, o da kitap bu da kitap.

Mayıs’ta beş yaşına basacakmış; son sene itibâriyle altın bin küsüre ulaşmış E-Kitap. Ee? Beş yılda altı bin az değil mi? Bir yanlışlık var gibi gelmeye başladı bana artık.

Bildiğimiz yayınevi, matbaacı sanıyor kendini, yeni kitaptan yeni kitaba üç beş tanış bilişe protokol dağıtımı yapıp “Abi, okumasan bile köşende bir iki satır yazıver de sana zahmet, satışlarımız düşmesin kurban olayım!” diyor, anladık da, gene başka üç beş tanış bilişe, “Şu yazarceğizle bi röportaj şey etsen Allah rızası için!” diyor, tanıtımı bu sanıyor,

onu da anladık da,

Kendi asli görevinin postacılık olduğunu, beher kitabı beher kitap okuruna eriştirme yüküyle yükümlü olduğunu unutmuş,

şunu da anladık da,

Eninde sonunda bir iki internet sitesinde geldi geçti kaptı kaçtı yalapşap duyurup “Okuyan okumayana övsün yüceltsin tanıtsın, ben uğraşamam!” cinliğine soyunmuş,

hadi bunu da anladık da,

WEB tabanlı yayınevi ne ediyor? Zaten Web, zaten sonsuz. Nasıl ediyor da beş senede gele gele altı bin kitap rekoltesine gelebiliyor? Bu başarısızlığı nasıl başarıyor?

“Sonsuzacak dönüp duruyoz işte WEB’de, yetmez mi kardeş?” mi diyor.

Yeter mi kardeş?

Hem her yerde olacaksın, hem her zaman olacaksın, hem sonsuza dek dönüp duran, ışığı sönmeyen bir kaynak olacaksın, hem daha ekonomik olacaksın, hem de olsa olsa kitapçıda olan, az kurcalandı mıydı sayfaları solan, yırtılan pırtılan, alınması zor, taşınması zor şu bildiğimiz kitap sana beş basacak!

Yeter mi arkadaş?

Ben kurban olduğum mürekkep kokulu sayfalardan gönül indireceğim senin beyaz ışıklı ekranına da, sen hazır matbaacı zihniyetli yayınevleri kuru yer bulmuş oturmuş kalmışken gülle gibi bir tanıtım yapmaya, “O oturduğu yerden kırk dokuz binse benimki havada karada yüz kırk dokuz bin olacak ulan!” demeye gönül indirmeyeceksin ha?

Olur mu birâder?

Olmaz!

Işık hızında postacımızsın sen. Oturduğumuz yerdesin, kalktığımız yerdesin, gittiğimiz geldiğimiz yerdesin. Peki nerdesin? Altı binde mi?

Olur mu yahu?

Sezgin Kaymaz Okuyorum

İşte yeni bir okur hareketine daha başlıyoruz! #SezginKaymazOkuyorum hashtagiyle Twitter’da okurken, Sezgin Kaymaz kitaplarıyla fotoğraflarınızı paylaşın ya da szginkymz@gmail.com adresine gönderin yayınlayalım. Çoğalalım. Okuyalım. İşte okur hareketi!

MOTİVE OL LAN ÇABUK!

82126956-56a792c05f9b58b7d0ebcf9aMotivasyon…

Hayatta duyduğum en gıcık konu başlığı. Düzenin seni eşşek gibi çalıştırmak için yana döne icat ettiği şey. Kurnaz akıldaneler için bir başka konferans, bambaşka bir kişisel gelişim semineri konusu.  Misâl…

Şirketin başındaki müdür, CEO, patron, yönetim kurulu başkanı, her ne boksa, bakar ki iyi süt vermiyor sağmallar, çağırır Profesör Bilmemkim’i. Sen kafan önde harıl harıl çalışırken bir de bakarsın, “Şu gün şu saatte Sayın Bilmemkim “Motivasyon” konulu bir seminer verecektir. Katılmak mecburidir!” diye bir mesaj gelmiş şirket içi e-postana. Devâmında, bu büyük Profesör Bilmemkim’i senin ayağına getirmenin ne büyük bi fedâkârlık olduğu yazılıdır. Senin gözlerin dolar. Seminer vaktini iple çekmeye başlarsın. Gelir vakti kerahat. Mal gibi gider oturursun koltuğuna, ışıklar söner, sahneye bir hüzme uzanır: İşte orada! Profesör Bilmemkim!

Sana nasıl çalışacağını, çalışmaya nasıl çalışacağını, çalıştıkça daha nasıl çalışacağını ve daha daha nasıl çalışacağını anlatan, öğreten, aslında ne kadar da tembel olduğunu kafana kakıp duran bilinç gurusu… Üstten bakar; sanırsın balkonda oturup ansiklopedi yazan o, sen ise kaldırımda çitlek çitleyen aylak. “Yorgunluk nedir ki?” der tepeden tepeden. Çok çalıştın da yoruldun diye utanırsın yazık. “Allah da benim belâmı versin!” dersin. Yerin dibine giresin gelir. Devam: “Yılgınlık nedir allâsen?” Hakkaten lan… Bir düşünürsün mecbur. Tamam, zamana beş takla attırsan da günde yirmi beş saat çalışsan maaş gene aynı maaş, ev gene aynı ev, hayat gene aynı hayat, anladık, değişen bir şey yok, olmaz, olamaz… Ama ne yapacaksın işte? Çalışacaksın, süt vereceksin. Bir de utanmadan yılgınlığa kapıldıydın dün. Ayıp değil mi? İt! Üstâd devam eder sahnede; özgüven âbidesidir, o biliyor çünkü, sen bilmiyon. “Yıldın, çünkü iyi motive olamamıştın. Yoruldun, çünkü motivasyon nedir bilmiyorsun…”

Breh breh breh.

Dalar gider, derin derin düşünmeye başlarsın. Dank eder kafana. İyi motive olaymışın; yoruldum, bittim, dinlenmem lâzım diyemezmişin meğer; hazin hazin anlarsın. Velev ki “Hoop!” dedin. “Yorulduk işte! Su yakmıyoruz. İnsanız biz!” Cevap hazır: “Canım, senin motivasyonun düşmüş.” İtiraf et! Düştü değil mi? Bak, gördün mü ne güzel bildi? Eh, sen de bunun için geldiydin buraya zaten.

Dinle. Mecbur dinleyeceksin. Bunun patronun “Bu seminere sike sike katılacaksın!” dayatmasıyla alâkası yok. Ekselansın şuraya gelip bi dolu para karşılığında bilgiçlik taslamasıyla da alâkası yok. Şunla alâkası var: Sen tembel tembel göbek pamuklarını ayıklayıp “Dur, bi nefes alayım!” derken boş durmadıydı o; kalkıp çoktan ulaştıydı nirvanaya. Dinle bak ne buyuruyor oradan:

“Acı yok!”

Lan? Özgüven kazanmaya geldiydin; olanı da kaybetmeye başlarsın git git.

“Tempo tempo tempo…”

Haklı valla! Motivasyonun tanrısı bu adam. Azıcık frenler gibi, temponu düşürür gibi ol, ters ters bakar patron, iplerini sımsıkı tutsun diye senden bir gıdım daha fazla para ödediği “yönetici” sıfatlı kölesine bir manyel çakar, emir alınmıştır, kartal gibi pike yapar üstüne o şahıs, tutar yakandan, ne kadar da başarısız olduğunu anlatır sana. Tempo çünkü. Hâttâ kuru kuru “tempo” da değil. Tempolu tempo. Şöyle: Tempo tempo tempo…

Olmaz kardeşim, olmaz! Çıtanı hep daha yükseğe çekeceksin! Bak haa… Sen bunu akıl edemediydin çünkü. “Koş hedeflerinin arkasından!” diye gürler sahnedeki çakma Freud. “Yakalayamayacağını bilsen de koş!” Yakalayamayacağını bile bile koşmak pek akıllıca olmasa da o anda bunu akıl edemezsin.Avurtların oynar, imiğindeki âdemelması iner iner çıkar, gözlerin çakmak çakmak, “Koşacam lan!” dersin. “Acı yokkkk!” Yetişemedin mi?

Başarısızısın. Motive olamıyon çünkü. Ve seminer biter. Patronla göz göze gelirsin: “Daha çok süt verecen de mi Sarıkız?” der gibi bakar sana. “Öff, hem de ne biçim!” der gibi bakarsın sen de ona. Bi çalışırsın o gazla… Öff! Gördün mü bak? Oluyormuş demek. Hadi artık.

Çalış aslanım, çalış yiğidim, çalış koçum, çalış. Motivasyon çünkü.

 

_ Sezgin Kaymaz

 

 

OKUR BULUŞMALARI

21.İzmir Kitap Fuarı’nın da sonuna geldik. “Bugün Bize Kim Geldi”den başlayarak “Sevinç Kuşları III/ Son Şura” ve “Bakele” imzaları atıldı. Anlaşma sağlandı. Bugün itibariyle geçmiş ve gelecek “Okur Buluşmaları” fotoğraflarınız burada yayınlanacak. Sonra sürprizler…