AYIP OLMUYOR MU AMA?

063b1f3731b7a1d74c6d29d7fbeba942E-kitabın 5.yaşında, Sezgin Kaymaz, gelen istek üzerine geçen beş yıla dair gözlemlerini “yazayım madem” diyerek şöyle aktarıyor: Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, memlekette yayımlanan kitap sayısı 2011 yılında 39 bin 247 iken 2015’te yüzde 25,2 artışla 49 bin 148’e çıkmış. Aynı dönemde web tabanlı e-kitap yayını ise 6 katına çıkarak bin 37’den 6 bin 389’a ulaşmış.

 

 

Kitap dediğin, sayfa gibi kokmalı bana kalsa. Mürekkep gibi, cilt tutkalı gibi, karton kapak gibi kokmalı. Görmesen de demelisin ki “Hah, burda bir yerde kitap var!” Burnun seni oraya sürümeli. Gene de… İçim sızlar ama itiraz da etmem.Ulaşılır olmalı çünkü kitap, okunmak için yazıldığına göre el uzatıp alınıverecek bir yerde bulunmalı. Yani her yerde, her zamanda, her mecrâda. Raf olur, WEB olur, neresi olursa olur.Kitap kitaptır çünkü, E’si C’si bir, o da kitap bu da kitap.

Mayıs’ta beş yaşına basacakmış; son sene itibâriyle altın bin küsüre ulaşmış E-Kitap. Ee? Beş yılda altı bin az değil mi? Bir yanlışlık var gibi gelmeye başladı bana artık.

Bildiğimiz yayınevi, matbaacı sanıyor kendini, yeni kitaptan yeni kitaba üç beş tanış bilişe protokol dağıtımı yapıp “Abi, okumasan bile köşende bir iki satır yazıver de sana zahmet, satışlarımız düşmesin kurban olayım!” diyor, anladık da, gene başka üç beş tanış bilişe, “Şu yazarceğizle bi röportaj şey etsen Allah rızası için!” diyor, tanıtımı bu sanıyor,

onu da anladık da,

Kendi asli görevinin postacılık olduğunu, beher kitabı beher kitap okuruna eriştirme yüküyle yükümlü olduğunu unutmuş,

şunu da anladık da,

Eninde sonunda bir iki internet sitesinde geldi geçti kaptı kaçtı yalapşap duyurup “Okuyan okumayana övsün yüceltsin tanıtsın, ben uğraşamam!” cinliğine soyunmuş,

hadi bunu da anladık da,

WEB tabanlı yayınevi ne ediyor? Zaten Web, zaten sonsuz. Nasıl ediyor da beş senede gele gele altı bin kitap rekoltesine gelebiliyor? Bu başarısızlığı nasıl başarıyor?

“Sonsuzacak dönüp duruyoz işte WEB’de, yetmez mi kardeş?” mi diyor.

Yeter mi kardeş?

Hem her yerde olacaksın, hem her zaman olacaksın, hem sonsuza dek dönüp duran, ışığı sönmeyen bir kaynak olacaksın, hem daha ekonomik olacaksın, hem de olsa olsa kitapçıda olan, az kurcalandı mıydı sayfaları solan, yırtılan pırtılan, alınması zor, taşınması zor şu bildiğimiz kitap sana beş basacak!

Yeter mi arkadaş?

Ben kurban olduğum mürekkep kokulu sayfalardan gönül indireceğim senin beyaz ışıklı ekranına da, sen hazır matbaacı zihniyetli yayınevleri kuru yer bulmuş oturmuş kalmışken gülle gibi bir tanıtım yapmaya, “O oturduğu yerden kırk dokuz binse benimki havada karada yüz kırk dokuz bin olacak ulan!” demeye gönül indirmeyeceksin ha?

Olur mu birâder?

Olmaz!

Işık hızında postacımızsın sen. Oturduğumuz yerdesin, kalktığımız yerdesin, gittiğimiz geldiğimiz yerdesin. Peki nerdesin? Altı binde mi?

Olur mu yahu?

Sezgin Kaymaz Okuyorum

İşte yeni bir okur hareketine daha başlıyoruz! #SezginKaymazOkuyorum hashtagiyle Twitter’da okurken, Sezgin Kaymaz kitaplarıyla fotoğraflarınızı paylaşın ya da szginkymz@gmail.com adresine gönderin yayınlayalım. Çoğalalım. Okuyalım. İşte okur hareketi!

MOTİVE OL LAN ÇABUK!

82126956-56a792c05f9b58b7d0ebcf9aMotivasyon…

Hayatta duyduğum en gıcık konu başlığı. Düzenin seni eşşek gibi çalıştırmak için yana döne icat ettiği şey. Kurnaz akıldaneler için bir başka konferans, bambaşka bir kişisel gelişim semineri konusu.  Misâl…

Şirketin başındaki müdür, CEO, patron, yönetim kurulu başkanı, her ne boksa, bakar ki iyi süt vermiyor sağmallar, çağırır Profesör Bilmemkim’i. Sen kafan önde harıl harıl çalışırken bir de bakarsın, “Şu gün şu saatte Sayın Bilmemkim “Motivasyon” konulu bir seminer verecektir. Katılmak mecburidir!” diye bir mesaj gelmiş şirket içi e-postana. Devâmında, bu büyük Profesör Bilmemkim’i senin ayağına getirmenin ne büyük bi fedâkârlık olduğu yazılıdır. Senin gözlerin dolar. Seminer vaktini iple çekmeye başlarsın. Gelir vakti kerahat. Mal gibi gider oturursun koltuğuna, ışıklar söner, sahneye bir hüzme uzanır: İşte orada! Profesör Bilmemkim!

Sana nasıl çalışacağını, çalışmaya nasıl çalışacağını, çalıştıkça daha nasıl çalışacağını ve daha daha nasıl çalışacağını anlatan, öğreten, aslında ne kadar da tembel olduğunu kafana kakıp duran bilinç gurusu… Üstten bakar; sanırsın balkonda oturup ansiklopedi yazan o, sen ise kaldırımda çitlek çitleyen aylak. “Yorgunluk nedir ki?” der tepeden tepeden. Çok çalıştın da yoruldun diye utanırsın yazık. “Allah da benim belâmı versin!” dersin. Yerin dibine giresin gelir. Devam: “Yılgınlık nedir allâsen?” Hakkaten lan… Bir düşünürsün mecbur. Tamam, zamana beş takla attırsan da günde yirmi beş saat çalışsan maaş gene aynı maaş, ev gene aynı ev, hayat gene aynı hayat, anladık, değişen bir şey yok, olmaz, olamaz… Ama ne yapacaksın işte? Çalışacaksın, süt vereceksin. Bir de utanmadan yılgınlığa kapıldıydın dün. Ayıp değil mi? İt! Üstâd devam eder sahnede; özgüven âbidesidir, o biliyor çünkü, sen bilmiyon. “Yıldın, çünkü iyi motive olamamıştın. Yoruldun, çünkü motivasyon nedir bilmiyorsun…”

Breh breh breh.

Dalar gider, derin derin düşünmeye başlarsın. Dank eder kafana. İyi motive olaymışın; yoruldum, bittim, dinlenmem lâzım diyemezmişin meğer; hazin hazin anlarsın. Velev ki “Hoop!” dedin. “Yorulduk işte! Su yakmıyoruz. İnsanız biz!” Cevap hazır: “Canım, senin motivasyonun düşmüş.” İtiraf et! Düştü değil mi? Bak, gördün mü ne güzel bildi? Eh, sen de bunun için geldiydin buraya zaten.

Dinle. Mecbur dinleyeceksin. Bunun patronun “Bu seminere sike sike katılacaksın!” dayatmasıyla alâkası yok. Ekselansın şuraya gelip bi dolu para karşılığında bilgiçlik taslamasıyla da alâkası yok. Şunla alâkası var: Sen tembel tembel göbek pamuklarını ayıklayıp “Dur, bi nefes alayım!” derken boş durmadıydı o; kalkıp çoktan ulaştıydı nirvanaya. Dinle bak ne buyuruyor oradan:

“Acı yok!”

Lan? Özgüven kazanmaya geldiydin; olanı da kaybetmeye başlarsın git git.

“Tempo tempo tempo…”

Haklı valla! Motivasyonun tanrısı bu adam. Azıcık frenler gibi, temponu düşürür gibi ol, ters ters bakar patron, iplerini sımsıkı tutsun diye senden bir gıdım daha fazla para ödediği “yönetici” sıfatlı kölesine bir manyel çakar, emir alınmıştır, kartal gibi pike yapar üstüne o şahıs, tutar yakandan, ne kadar da başarısız olduğunu anlatır sana. Tempo çünkü. Hâttâ kuru kuru “tempo” da değil. Tempolu tempo. Şöyle: Tempo tempo tempo…

Olmaz kardeşim, olmaz! Çıtanı hep daha yükseğe çekeceksin! Bak haa… Sen bunu akıl edemediydin çünkü. “Koş hedeflerinin arkasından!” diye gürler sahnedeki çakma Freud. “Yakalayamayacağını bilsen de koş!” Yakalayamayacağını bile bile koşmak pek akıllıca olmasa da o anda bunu akıl edemezsin.Avurtların oynar, imiğindeki âdemelması iner iner çıkar, gözlerin çakmak çakmak, “Koşacam lan!” dersin. “Acı yokkkk!” Yetişemedin mi?

Başarısızısın. Motive olamıyon çünkü. Ve seminer biter. Patronla göz göze gelirsin: “Daha çok süt verecen de mi Sarıkız?” der gibi bakar sana. “Öff, hem de ne biçim!” der gibi bakarsın sen de ona. Bi çalışırsın o gazla… Öff! Gördün mü bak? Oluyormuş demek. Hadi artık.

Çalış aslanım, çalış yiğidim, çalış koçum, çalış. Motivasyon çünkü.

 

_ Sezgin Kaymaz

 

 

OKUR BULUŞMALARI

21.İzmir Kitap Fuarı’nın da sonuna geldik. “Bugün Bize Kim Geldi”den başlayarak “Sevinç Kuşları III/ Son Şura” ve “Bakele” imzaları atıldı. Anlaşma sağlandı. Bugün itibariyle geçmiş ve gelecek “Okur Buluşmaları” fotoğraflarınız burada yayınlanacak. Sonra sürprizler…

Bugün Bize Kim Geldi

“Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir” ile gelerek “Bugün Bize Kim Geldi” diye beklenegelen; güzel bir havadis gibi yazmayı, anlatmayı ve elbette dinlemeyi sürdüren Sezgin Kaymaz’ın 14.kitabı “Bugün Bize Kim Geldi” April Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini alıyor. İlk buluşma 23 Nisan 2016’de 14.00’de İzmir Kitap Fuarı’nda April Yayıncılık standında!

1962’de Sinop’ta doğdu, herkes ağlasın diye beklerken gık demeden öldü, anneannesi üstüne tülbentini örtüp dua okurken bir daha doğdu, ağlamaya o zaman başladı.

Babası, annesini ve beş çocuğunu terk edip giderken o henüz üç buçuk yaşındaydı; beş kardeşin en küçüğü.

Annesi devlet memuruydu, ebeydi, Sabiş’ti, tayini çıkınca topladı çoluğu çocuğu, bunu da aldı tekne kazıntısı olarak; Konya’ya götürdü. Bu da çok zeki bir çocuktu; zamanın Maarif Koleji’ne girdiydi, fakat okurken okurken okulun adı değiştiği için Konya Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Başladığı hiçbir okulu bitirememesinde bu travmanın etkisi olduğu söylenir.

Nitekim, Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi, ikinci sınıftan terk etti, arada 19 Mayıs Spor Akademisi’ne girdi, hiç başlamadan terk etti, devâmen Hacettepe Üniversitesi İngilizce Dilbilimi Bölümü’ne girdi, Türkçe dersini veremediği için son sınıftan terk etti, en nihâyet Hukuk Fakültesi’ne geri döndü ve fakat onu da bu sefer üçüncü sınıftan ve bir kere daha terk etti.

1976’dan itibaren oyuncu ve teknik direktör olarak hentbolla uğraştı. Çeşitli kulüp takımlarını ve bütün kategorilerde milli takımları çalıştırdı. Hentbol Federasyonu Teknik Kurul Başkanıydı, gene terk etti.

2006 yılında Türkiye Voleybol Federasyonu’nda İcra Kurulu Koordinatörü oldu, 2012’nin sonlarına doğru onu da terk etti.

Eserleri: Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir (Roman / 1997 / İletişim), Geber Anne! (Roman / 1998 / İletişim), Kaptanın Teknesi (Roman / 1999 / İletişim), Lucky (Roman / 2000 / İletişim), Zindankale (Roman / 2004 / İletişim), Sandık Odası (Hikâye / 2005 / İletişim), Medet (Hikâye / 2007 / İletişim), Ateş Canına Yapışsın (Roman / 2008 / İletişim), Kün (Roman / 2013 / İletişim), Deccal’ın Hatırı (Roman / 2014 / İletişim), Kısas (Roman / 2014 / İletişim).

2015’te de İletişim’i terk etti, April’e geçti. Sinirini bozmazlarsa onu terk etmeyeceğini söylüyor. Şimdilik şunları yazdı:

Bakele (Hikâye / 2015 / April),

Şon Sûrâ (Roman / 2015 / April),

Bugün Bize Kim Geldi (Hikâye / 2016/ April)

Daha da yazıyor.

Yazmayı terk etmeyecek, Hülya’yla beraber evde baktığı on dört baş evlâd-ı hayvanatı terk etmeyecek, Hülya’yı terk etmeyecek. Sevdiklerini terk etmedi çünkü.

En sevdiğinize emanet olun.
Sevgi ve dostlukla.

Sezgin Kaymaz