Sezgin Kaymaz Epigrafları

 

 

 

Okurlarının çok iyi bildiği Sezgin Kaymaz kitaplarının epigrafları bir başka güzeldir. Bölüm başlarında ayrı birer hikâye gibi derinlere götürürken hikâyelerle bütünleşmesi okuyanı şaşırtır, keyif verir, heyecanlandırır. Her biri ayrı ayrı paylaşılmaya değer “Usta” bir rehber olan Sezgin Kaymaz epigraflarını “Ustalara saygıyla” bir albümde topluyoruz.

Sohbet Baldan Tatlı-4

İmdat!

İmdat diyorsun ama gene de gidiyorsun uçurumun kıyısına, olur ya öyle, ille de aşağıya bakacaksın. Hadi baktın, geri çekil.

I ıh.

Çekilemiyorsun.

Sus!

Susamıyorsun.

“Allah Allah?” diyorsun meselâ. “Sende de ne maceralar varmış yaa.”

Kaçamıyorsun çünkü, dili o kadar tatlı ki pezevengin, o kadar şerbetli, o kadar yapışkan ki, öyle bir iştahlı anlatıyor, öyle bir merak uyandırıyor ki, hiç de öyle zannetmediğin hâlde her an ilginç bir şey söyleyecek zannediyorsun ister istemez, merak etmediğin hâlde merak ediyorsun, tutsan da tutamıyorsun çeneni, sormak istemediğin hâlde soruyorsun.

Cevap: Sıfır. Yok işte. Bir bok yok.

Hadi bakalım örümcek ağına yakalanmış böcek gibisin ondan sonra, her kımıldandığında daha bir sıkı yapışıyorsun dolaşıyorsun, ağlar her yanına sıvaşıp bulaşıyor. Şunun da farkındasın eşşek gibi; ikinizin arasında değil bu irâde savaşı. Seninle senin aranda gene. Çocuk seni zorla tutmuyor çünkü, zorla anlatmıyor. Sen onu fiştikliyorsun anlat anlat ille de anlat diye. Ve böylece Rahmi’nin neyi kastettiğini bir kere daha anlıyorsun hazin hazin, bu oğlanı görür görmez niye katır tepmişe döndüğünü biliyorsun artık, niye kaçacak delik aradığını, niye hoşsohbet deyip deyip sövdüğünü idrâk ediyor, sağlam bir aydınlanma yaşıyorsun. “Artık kaçamazsın!” diyor bu aydınlanma sana. Dolayısıyla da bir boka yaramıyor. Zaten kaçamıyordun, “Zaten kaçamıyorsun!” diyor içindeki ses. Olur ya öyle, bildiğin şeyi tekrar eder durursun marifetmiş gibi. İş mi şimdi bu?

Dinledim durdum ben tabii. O az daha anlattı, ben az daha dinledim. Az daha diyorum ama zaman kavramım kalmadığı için ne dediğimin önemi yok. Başlıyor, yemliyor, bakarsın bu sefer düşmem tuzağa diyorsun, tavuk gibi gıt gıt gidiyorsun o yemlerin peşinden. Kerp! Kapanıyor tuzak. Tamam lan, yeter artık diyorsun; bunu der demez de diyorsun ki bu sefer de anlatmadı ama ya bir dahaki sefer çok güzel bir şey anlatırsa?

Umudum Rahmi’de, kendimden umut kesmişim çünkü. Gelse şimdi diyorum, hadi ben yemeğimi yedim, yürü gidelim dese, koşa koşa gitsem diyorum, daha bunu derken de itiraz ediyorum kendime, dur şunu da dinleyeyim, hemen gelmez inşallah Rahmi. O ara soruyorum kendime: “Rahmi’nin adı neydi yaa?” Darmadağınım. Çaresizim.

Dinliyorum…

Oyuncak arabaya çok meraklıymış bu. Ama bildiğim oyuncaklardan değilmiş bunun dediği oyuncaklar. Orijinal arabanın seensiyle modeliyle bire bir minyatür kopyasıymış. Bir motoru eksikmiş, onun haricinde aslında ne varsa bunda da aynısı var. Senelerce almış almış biriktirmiş, o kadar oynamak istediği hâlde demiş şu markanın da kopyasını alayım öyle oynayayım, bu markanınki de olsun, hepsiyle birden oynayayım. Evlerinde bir büfe varmış bunların, camekânlı kısmında sergilermiş dizip; bakıp bakıp iç çekermiş, hiçbirine el sürmemiş o kadar zaman, hepsi aldığı günki gibi duruyor öyle. Sonunda demiş bu işin sonu yok; habire yeni markalar çıkıyor, yeni modeller çıkıyor, hadi en iyisi ben artık oynayayım. Gitmiş büfenin önüne, sürgülü camı usulca kenara çekmiş. Ama nasıl bir iştahlanmışmış, bildiğim gibi değilmiş.

Aklım olsa sormam değil mi?

Ama yok.

“Ee, oynadın mı bari?”

“Yok be kardeş. Gene oynayamadım. Gerisingeri ittim camı, döndüm arkamı çıktım. Hâlâ da oynayamam biliyor musun?”

Dinle dinle, bir şeylerden kurtulmam gerekiyordu ama neydi unuttum, açlığımı unuttum, Rahmi’yi unuttum, o kadar dinledin de ne dinledin dersen ne dinlediysem alayını unuttum, sigara sigara üstüne, macera macera üstüne, sigara içtiğimi unuttum, macera dinlediğimi unuttum, Bekir’in adının Bekir olduğunu unuttum, kendimi unuttum, hava kararmış, bahçe boşalmış, siniler kalkmış, evvelce orada bir dolu sini olduğunu unuttum, sinilerin kenarına çömelmiş bir yığın insan olduğunu unuttum, orasının neresi olduğunu unuttum, nerede olduğumu zaten unuttum.

“Çocuklar, hadi artık.” dedi bir teyze. “Bak, kimse kalmadı.”

Ayılır gibi oldum bir nebze. Rahmi çoktan kaçmış. İbne!

Bekir saatine baktı. “Ooo…” dedi, “Saat olmuş kaç. Daldık lâfa, akşamı etmişiz, görüyor musun? Sohbet baldan tatlı tabii. Eh, bana müsaade.”

Hatırlamaya başlamıştım bir şeyler. Teyzeye “Tamam teyzecim, gidiyoruz.” dedim, döndüm Bekir’e, “Vallaha bırakmam!” dedim, “Bize gideceğiz. Şu bana anlattıklarını Rahmi’ye de anlatacaksın. Ben senin kadar güzel anlatamam çünkü.”

Heveslenmişti. “Zahmet vermesem?” dedi yalandan.

“Yok yaa, ne zahmeti. Bizim ev bekâr evi oğlum bildiğin. Allah ne verdiyse oturur yeriz, sen de o arada… Yarın da Pazar hem. Rahmi çok bahsettiydi senden. Sabaha kadar anlatırsın işte.”

“Valla bende lâf çok…” dedi bir havayla. “Anlatırım yani. Sohbet baldan tatlı.”

Fakat intikam da sohbetten tatlıydı. Yol boyunca kafamı beynimi yatırıp kaldırıp sikmesine razı olup götürdüm bunu eve, Rahmi’yle ikisini çattım birbirine, o Rahmi’ye anlatır, Rahmi çaresiz çaresiz “Ee, başka?” deyip deyip yutkunurken geçtim odama yattım bir güzel. Kafam öyle bir boşalmış ki, deliksiz uyumuşum. Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Bu ikisi hâlâ sohbet ediyordu. Rahmi beni tanıyamadı yavrum.

Dağdan Gelir Taştan Gelir – 5

Bu ablam da bi konuşturmuyodu adamı. Anca şşt demesini bilsin. Hâlbuki güzel bi şey diyecektim; mühim bi şey. Nasıl benim korktuğum zaman gelirse hemen, Sabiş’in de çay içtiği zaman hemen çişi gelirdi. Benden bile çok. Bi de çişi geldiği zaman hoplar dururdu, çömelir çömelir kalkardı, tuvalete falan zor yetişirdi, öyle bi çok sıkışırdı yani. Normal zamanda olsak karışmazdım, bana ne, sıkışırsa sıkışsın, ama daha demin içerki odada o bok gibi trene bakarken on çikolata için yaptığım müzevirlik gitmiyodu gözümün önünden. Daha doğrusu, o mühim değildi de, Sabiş bi duysa gebertirdi beni, korkuyodum, o gitmiyodu asıl. Bi şeyler yapıp kendimi affettirmem lâzımdı.

“İnşallah Sabiş çok çay içmez, de mi abla?”

“Şşt dedim ama!”

“Aman be sen de!”

Çaylarımızı tuttu Hayriyanım Teyze. Ben çikolatalarımı da anneme belli etmeden vermesini bekledim ama vermedi. Bi de marifetmiş gibi paşa çayı yapmış bana; üstü kırmızı altı beyaz. Ee, nasıl karıştıracaz biz bunu şimdi? Paşa çayı karıştırılmaz ki. Tam ne de güzel kaşığı çıngırdatmadan çayımı karıştırabileceğimi gösterip Sabiş’in gözüne girecektim. Bi bozuldum.

“Bu ne yaa?”

Hayriyanım Teyze “Paşa çayı yavrum.” deyip acı acı bakarken ablam bacağımı çimcirdi alttan. Ona da kızıyodum zaten, “Ne çimciriyon?” demişim. Yan gözle bakmama lüzûm yoktu; Sabiş’in gözleri tavan kadar olmuştu gene kesin. Hayriyanım Teyze’ye görgü dersi vermek için, “Paşa çayı olduğunu biliyom da, bu karıştırılmaz ki şimdi ama!” deyip sustum hemen. Hâkim Amca durur mu, hemen heh heh güldü arkadan. “Merak etme evlâdım…” diye seslendi bana, “Hayriye çok şekerli yapar paşa çayını. Karıştırmana lüzûm yok.”

“Biliyoom…” dedim kibarlık olsun diye. O arada aklım da çikolatalarda ya, dalmışım, bardağı dikiverdim kafama. Ağzım yandı ne biçim. Belli etmeyeyim diyorum, gözlerim yaşarıyo falan, ablam da gene çimcirmesin mi bacağımı?

“Yaa ne çimciriyon ikide bir yaa?”

“Kim çimciriyo ablacım?”

Zaten benim ağzım yanmış, zaten de yetimim yazık, “Sen!” diye bağırıverdim. “Bi de soruyo kim diye!”

Kıpkırmızı oldu tabii hemen. Dudaklarını falan kımırdattı böyle, eğildi kulağıma, yanağımdan öpermiş gibi yapıp “Çayı höpürdettin de ondan dokundum şöyle.” diye fısıldadı.

Tam cevap verecem, Hâkim Amca bardağını zurna gibi öttürdü. “Bak…” diye bağırdım, ama işaret parmağımla göstermedim, ayıptı, gösterilmezdi, “Hayganoş Papazı da höpüdetiyo. Ona niye bi şey söylemiyosun?”

Ablam çayı üstüne döktü, Sabiş ordan başladı öksürmeye, Hayriyanım Teyze hem “Aman kızım, yanacaksın!” diyerek ablamın üstüne hamle etti, hem de niye bilmem, gümbür gümbür bi kahkaha attı yanımıza koşarken, yüz tonluk kadınsın, ne koşuyon, Hâkim Amca dönmüş anneme, “Ne papazı dedi o, bana mı dedi?” diye soruyo, ablam da sünnet çocuğu gibi tutmuş kaldırmış tulumunun önünü, “Yandım zaten Hayriyanım Teyze!” deyip duruyo, oh canıma değsin hem; sen yetim çocuğun âhını alır mısın, bi güldüm ben.

Neyse işte, Sabiş bana gözlerini büyülte büyülte baktı falan, Hayriyanım Teyze “Gel soğuk su tutalım da kızarmasın oraların.” diyerek ablamı alıp mutfağa götürdü, Sabiş bana az daha göz büyülttü filan, Hâkim Amca “Da iyi duyamadım, bana papaz mı dedi?” diyo Sabişe’e, Sabiş ona “Yok efendim, estağfurullah. Der mi hiç?” diyo falan, ben Sabiş’i üzüyo diye kızıyorum ona, sana dedim tabii diyorum içimden, bin yaşında adamsın, dankididinkoksun diyorum filan, o arada bizimkiler döndü mutfaktan. Ablam zaten kızardıydı iyicene kıpkırmızı olmuş, önü de ıslanmış ne biçim, koyu koyu duruyo öyle, geldi oturdu yanıma, üzüldüm tabii ben. Hakim Amca geçmiş olsun kızım diyo, Sabiş yok bi şeyin değil mi yavrum diyo, Hayriyanım Teyze yok yok, ben soyup baktım, kızarmamış diyo, dedim madem herkes üzülmüş, bi şirinlik yapayım da yüzleri gülsün biraz:

“Aa, ablaa, hani bi kere Ferah Sinemasında altına çişini yaptıydın ya! Aynı öyle olmuş önün valla.”

Bi tek Hâkim Amca güldü:

“Heh heh heh.”

Tam ben anlamadılar galiba diye tekrar şirinlik yapacaktım, baktım Sabiş gelmiş dikilmiş tepeme. “Kalk, senin de bi üstünü sileyim ben.” diyo, “Çay damlatmışın.”

Baktım, damlatmamışım.

“Yaa damlatmadım ki yaa!”

“Kalk dedim ulan! Yürü!”

Hadi bakalım biz bi daha gittik tuvaletin oraya. Ara kapıyı kapatır kapatmaz ağzımın üstüne bi tane koydu bu, “Allah canımı alsa da kurtulsam…” dedi, “… başka da bi şeycikler demem. Rezil ettin beni. Niye böyle yapıyorsun oğlum sen? Hiç mi sike sürülecek akıl yok sende yavrum? Gebertirim ulan seni, avazım çıktığı kadar bağırırım şimdi şurda…” falan fistan dedi, dedi de dedi. Hani bi şeycikler demiycektin? Baktım bi taraftan da uğunuyo, çömelip çömelip kalkıyo falan, “Çişin mi geldi anne?” dedim.

“Şimdi gerilir gerilir bi patlatırım!” dedi, “Sus! Bekle kapının önünde. Bi yere gitme, gebertirim.”

Giriverdi tuvalete. Hışır hışır tayyör sesleri geliyo dışarı, ben kapının ağzında bekliyorum o çişini bitirsin. Hem de kızıyorum, müsaadenizle demeden tuvalete giriyo kendi. Biz olsak gebertir. Çaldım kapıyı, “Aneee…” diye seslendim, evlâdız tabii, annemizi korumak istiyoruz, “Ne var ulan?” dedi içerden. Bak yaa, iyilik de yaramıyo. “Hiç…” dedim, “İçeri gidip annemin müsaadenizlesi gelmiş diyim mi diycektim.”

“Diyemez ol!” diye bağırdı, “Başka da bi şeycikler demem…” Bi taraftan bissürü bi şeycikler daha diyo, bi taraftan da fışır fışır çiş sesi geliyo ordan. “Defol git ulan içeri!” dedi sonunda. “Defol git, çıktığımda gözüm görmesin seni.”

İyi bana ne. Hem belki Hayriyanım Teyze çikolatalarımı verirdi hazır Sabiş yokken. Gittim ben. Misafir odasına bi girdim, herkes bana bakıp gülüyo. Belki şirinliğimi daha yeni anlamışlardır deyip “Ablam bi kere bi işediydi altına…” dedim, “Aa, vallahi yalan!” dedi ablam hemen. Rengi de krapon kâğıdı gibi olmuş. Olsun. O da bana şşt demeseymiş.

Ben gülüyorum, Hâkim Amca gülüyo, Hayriyanım Teyze gülüyo; kafa kafaya da vermiş iki dankididinkok, “Gel gel…” dedi Hâkim Amca. “Bi şey soracağım. Gel bakiim.” Dizinin üstünü gösteriyodu. Yetimim ya şimdi ben, beni hep itip kakıyolar ya, hemen duygulandım, koştum oturdum kucağına.

“Efendim Hâkim Amca?”

“Ne diyor Ebanım bana? Aynaroz Papazı mı diyor?”

Güldüm ben. Hiç bilmiyodu. “Yaa yok yaa…” dedim, “Aynaroz olur mu? Hayganoş Hayganoş. Hayganoş Papazı diyo.”

Hayriyanım Teyze tıkanıyodu gülmekten; komiklik yapıyorum diye de seviniyorum ben.

Hâkim Amca da güldü heh heh, “Aynaroz Kadısı demiş olmasın?” dedi.

Tam ben cevap verecem, sen ablam, atla ordan, “Ben de diyorum Hayganoş Papazı değil diye ama… Annem tutturmuş bir Hayganoş Pap…” Terbiyesiz bi şey demiş gibi dudaklarını kımırdatıp sustu.

Dankididinkoklar nasıl gülüyo ama. Daha da güleceklerdi, annem tuvaletin ordan gelince sustular.

Geldi geldi bu, gelirken de bana bakıyo kocaman kocaman, “Yavrum, Hâkim Amcanı yorma.” dedi, “İn bakiim kucağından.” Hâlâ geliyodu koltuğuna doğru. Önce ablamın önünden geçti, ablam bi kik etti, bi fıs etti, başladı gülmeye. Az daha geldi, bu sefer de ablama bakıyo, Hayriyanım Teyze’nin önünden geçti, hadiii, o da koyuverdi. Ben merak ediyorum niye gülüyolar, acaba annem de mi altına işedi falan, derken bizim önümüzden geçti, o zaman anladım ben herkes niye gülüyo. Tuvaletten çıkarken tayyörünün eteğini aşağı indirmeyi unutmuş Sabiş. Öyle pazen donunu göstere göstere, kibar kibar geliyo kadın. Ablam salmış kendini, Hayriyanım Teyze düştü düşecek, ağlıyo sanırsın, gözleri yaş içinde. Hâkim Amca beni kucağından atıverdi; şimdi o da geberiyo gülmekten. Ben ne gülecem, kızdım hemen.

“Ayıp yaa!” dedim karşılarına geçip. “Kadının kıçı açılmış, siz gülüyosunuz.”

Sabiş hâlâ uyanmamıştı. Bi ablama bakıyo gözlerini büyülte büyülte, bi bana bakıyo, bi dönüp Hayriyanım Teyze’yle Hâkim Amca’ya bakıyo, bunlar gülüyosa demek ki gülünecek bi şey var deyip o da gülüyo falan, yazık, çok üzülüyorum ben, “Sana diyom yaa!” falan diyorum, “Eteğini indirsene!”

Yok. Dondu kaldı öyle orta yerde. Allah’tan Hayriyanım Teyze güle güle kalktı, “Bi saniye Ebanım…” deyip indirdi bizimkinin eteğini de durumu kurtardı neyse bu. Ama ben biliyorum, ağladı ağlayacak, dudakları sarktı çünkü.

“Görüyorsunuz…” dedi koltuğuna yıkılırken, “İnsanda akıl bırakmıyor bu oğlan.”

Aa! Sabiş’e bak! Biz senin için üzülelim o kadar, sen tut kabahati bize at. Yazıklar olsun.

“Önemli değil Ebanım…” dedi Hayriyanım Teyze ordan, “İnsanlık hâli.” Gülmüyodu artık.

“Hem ne olacak canım…” dedi Hâkim Amca. O da gülmüyodu şimdi. “Bin yaşında insanlarız neticede. Bize ayıp olmaz.”

Ben baktım, ablamdan beter kızarmış Sabiş. “Aman efendim…” falan diyo ama bi taraftan da ağlıyo nasıl. İçim gitti.

“Annee…” dedim suçun kimde olduğunu bilsin de rahatlasın diye. “Ablam var ya… Hâlâ Aynaroz Papazı diyo Hâkim Amca’ya.”

“Yok yok…” dedi Hâkim Amca. “Öğrendik artık. Hayganoş Papazıymış o. Değil mi Ebanım?”

Sabiş dudaklarını yaladı, “Müsaadenizle.” deyip doğruldu yerinden.

“Hemen de gene mi çişin geldi yaa?” demişim.

“Yürü ulan!” dedi kolumdan tutup. “Domuzun piçi!”

“Müsaade sizin…” dedi Hayriyanım Teyze. “Geçirirdim ama, yüz tonluk kadınım mâlûm, kalkamayacağım.”

Annem ağlar, ablam ağlar, biz çıktık gittik evimize piç gibi. Sonra Sabiş beni iyicene bi dövdü falan işte, Allah gözlerini kör etmesin inşallah, başka da bi şeycikler demem deyip bissürü bi şeycikler daha falan dedi, sonra ablamı da dövdü güzelcene, sonra ikimizi de öpüp sevdi, sonra ablama “Hadi bi çay koy da içelim adam gibi.” dedi, “Yanına da zeytin ekmek getir. Bi de sosyete olacaklar; insan bi kurabiye ikram eder. İçimiz kıyıldı.” dedi, ablam çay falan koydu, biz çayın yanında zeytin ekmek filan yedik, Sabiş Hâkim Amca’ya papaz pezevenk falan dedi, Hayriyanım Teyzeye elifi bilmez götünü silmez, bi de bana lâf çarpıyo filan dedi, “Çok mu göründü ulan kıçım?” falan dedi, biz ablamla güldük falan fistan, sonra bize bilmece sordu, “Gel bize koyayım götüne,” dedi, biz bilemedik, “Minder minder!” dedi, ondan sonra “Dağdan gelir taştan gelir, kıçı açık enişten gelir.” dedi, ben bunu biliyodum, “Keçi!” dedim, “Şaban!” dedi bana, “Keçi olur mu oğlum. Sabiş o Sabiş.”

Biz bi güldük.