Sezgin Kaymaz Tüyap Kitap Fuarında!

Sezgin Kaymaz April Yayınları’ndan çıkan Bakele, Sevinç Kuşları üçlemesinin son kitabı Son Şura, Bugün Bize Kim Geldi ve Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir kitaplarıyla 11 Kasım Cumartesi Günü saat 16.00 ‘da April Yayınları standında okurlarıyla buluşuyor.

Sezgin Kaymaz Epigrafları

 

 

 

Okurlarının çok iyi bildiği Sezgin Kaymaz kitaplarının epigrafları bir başka güzeldir. Bölüm başlarında ayrı birer hikâye gibi derinlere götürürken hikâyelerle bütünleşmesi okuyanı şaşırtır, keyif verir, heyecanlandırır. Her biri ayrı ayrı paylaşılmaya değer “Usta” bir rehber olan Sezgin Kaymaz epigraflarını “Ustalara saygıyla” bir albümde topluyoruz.

Sezgin Kaymaz 9.Kadıköy Kitap Günleri’nde!

18947273_10212876662812173_1531031668_o

Sezgin Kaymaz Haydarpaşa Garı’nda düzenlenen 9. Kadıköy Kitap Günleri için

10 Haziran Cumartesi günü 15.00’da Ahmet Oktay Sokak No: 4 // April Yayınları standında olacak.

Etkinlik: https://www.facebook.com/events/1997171320517305/?acontext=%7B%22ref%22%3A%22106%22%2C%22action_history%22%3A%22null%22%7D

Benle Oynama – 1

Kiracıysan kaderin kara bir gecede kara bir kalemle kara bir kâğıda yazılmıştır, ev sahibin çık dedi mi çıkacaksın. Bir de bizim gibi hayvanatlı kiracıysan, oraya buraya kader yazmaya, kalem kâğıt aramaya, israf etmeye falan hiç gerek yok, doğrudan bahtı karasın, hiç debelenme. Ne buldunsa beğenecek, seni evlâd-ı hayvanatla kabûl eden her ev sahibinin elini yerde nimet bulmuş gibi üç defa öpüp başına götürecek, adam sana ev diye ahır gösterse ay ne güzelmiş, anasının örekesi kadar kira istese ay ne mâkulmüş diyeceksin. Beğenmeme şansın yok, pazarlık şansın yok, uzak yakın deme şansın yok, uzatmayayım, hiçbir konuda hiçbir şansın yok. On beş baş hayvanata razı olup evini kiraya veren bir adam buldun mu; gölge görmüş deve gibi çökeceksin o mübârek insanın dizinin dibine. Kira bedelini sonra tartışırsın. Yok, bu yalan oldu. Neyi tartışıyorsun? O söyler, sen de kabûl edersin. Bitti.

Ama tek dert bu değil; bir de Hülya var başımın derdi.

Âdetidir arkadaşın; dünyanın en güzel evini bulayım istersem, ilkin beğenir, tut tut diye gaz verir, teşvik eder, ben havaya girip salak gibi tutarım, ondan sonra sanki o hiç beğenmemişmiş, başından beri karşıymış da ben onun bütün itirazlarına rağmen kalkıp kendi başıma kiralamışmışım gibi başlar ana avrat sövmeye. Yok, bana değil. Ortama söver, tuttuğum eve söver, feleğe söver; nesneler değişir, sövme fiili hiç değişmez. Kaç kere denedim, kasten hiç karışmadım meselâ, gitti kendi buldu, kendi beğendi, kendi gelip anlattı bana, öve öve deve etti kendi bulduğu evi, sıra taşınmaya gelince gene kendi  başladı ana avrat. Ne boktan evmiş de bin tane hayvanla nasıl sığacakmışız da bok gibi eve bi dünya kira istiyomuş pezevenk de bu kadar kira mı olurmuş da zaten semtinde meymenet yokmuş da dağın başıymış da hay amına koyaymış da…

Hep aynı hep aynı.

Ben de sözümü sakınacak değilim; giydiririm ânında:

“Kendin aradın kendin buldun kendin beğendin kendin tuttun kızım. Ev ararken gözün yanında değil miydi?”

“Baarma bana!” der hemen. “Adam olaydın da sen bulaydın.”

Al buyur. Bulsan kabahat bulmasan kabahat.

Dedim ya, kiracının bahtı karadır. Kararıverdi gene bir gün.

Cengiz Sokak’ta oturduğumuz evin sahibi müjde verir gibi “Nihâyet müteahhide verebildim bizim evi. Size zahmet iki aya kadar çıkarsanız…” deyince başlayan yeni bir taşınma gerilimi vardı evde ve günden güne artıyordu. Hülya’nın tepkilerini yumuşatmak için “Ama bizden çok memnunmuş yani Bahattin Bey…” diye yalan söylüyordum ben. Hâttâ iyice abartıp “Sizin gibi kiracıyı nerden bulacağım deyip deyip hayıflanıyordu. Gözleri dolmuştu adamın.” bile diyordum.

Hemen inanır Hülya. Gene inandı. “Zor bulur bizim gibisini…” dedi hiddetle, “Götü boklu gecekondusuna üç daire kirası aldı bizden orospu çocuğu! Hem de kaç sene! Ağzına sıçtımın herifi! Piss!”

“Yaa tamam. Sen de sövme elin adamına. Bulmuş müteahhidini vermiş işte. Mal onun mülk onun, bize ne?”

“Zaten sen hep karşı tarafı tut, beni hiç tutma. Gider arar bulursun o zaman başka bi bahçeli ev şimdi.”

Kadının Türkçe hâkimiyetine bak; aynı anda bütün zaman kiplerini kullanabiliyor. “Orda duuur!” dedim, “Bu evi buldum da tuttum diye demediğini bırakmadıydın bana, şurda tepine tepine bi hâl olduydun, daha unutmadık. Ben tövbeliyim kardeşim; sana ev mev tutmam. Kendin bul, tut, ne yapıyosan yap, ağzımı açarsam şerefsizim.”

“Saçmalama be!” dedi. İhâleyi bana yıkmak dururken niye üstüne alsın? “Sen tut işte. Bi şey demeyiz.”

“Bak var ya… Bi dersen…”

“Demeyiz dedik işte!”

İnandığımdan değil; onun da kendine inanmadığını biliyorum ama çarem mi var? Hem gezip dolanıp bakacağım bahçeli evlere, hem emlakçı Zafer’e haber vereceğim ki düşürürse o da bana haber versin. Bakmam dediğine bakma, annesigile gidip geldikçe Hülya da bakacak oraya buraya, eşe dosta haber salacak, dairede arkadaşlarına soracak, ne yapsın? Ne yapalım? Adam gibi ev aramıyoruz ki biz. Kat karşılığında müteahhide verileceği güne kadar etiyle kemiğiyle bize teslim edilecek, yok kapılarını köpekler yemişmiş, yok duvarlarını kediler çırmalamışmış, yok biz gene yangın çıkartmışmışız, bizden başka hiç kimseye dert olmayacak, bir ayağı çukurda, o kadar hayvancağızla rezidansta oturacak hâlimiz yok, bir gözü toprağa bakan müstakil bir ev arıyoruz. Ee, bu da uzayda hayat aramak gibi bir şey yani. Ankara’da müstakil ev mi kaldı?

Kalmış meğer.

Gökte ararken yerde bulduk biz. Daha doğrusu Zafer buldu. Emlâkçı Zafer. “Doktor evi abi…” diyordu telefonda, sanki araba. “Hayvana mayvana hiçbi şey demiyo adam; isterseler sığır beslesinler diyo, iki sene bildikleri gibi otururlar, ondan sonra çıkarlar, hâttâ çıkarken yıkar da çıkarsalar daha da memnun olurum diyo, buyursunlar baksınlar, tutuyosalar tutsunlar diyo.”

Nasıl tutmayacaksın? Hem müstakil ev, hem ev sahibi iki sene oturma garantisi vermiş, hem hayvana mayvana itirazı yok, hem de gene bizim sokakta. Cengiz Sokak dediğin Yenimahalle’nin başucundan başlıyor, ayakucuna, yani Demetevler’e kadar gidiyor, öyle ince uzun, sırık gibi bir sokak. Adres değiştirmiş bile olmayacağız düşün. Zaten de Yenimahalle’ye hastayız, ben seviniyorum, baktım Hülya benden beter seviniyor.

“Bir gidip baksa mıydık Hülya?” dedim ağzını aramak için.

“Kaymaklısını buldun da kıllısını mı arıyon?” dedi. Çok bâriz seviniyordu. “Nesine bakacan? Git tut işte.”

Şu hayatta gördüğün göreceğin en büyük empat benim; her iddiasına varım. Herkesin yerine üzülebilir ve sevinebilirim ben, herkesin yerine utanabilir ve kahrolabilirim; hiç ayrım gözetmem. Hülya seviniyor ya ev bulduk diye, olmuşum sana Hülya, ben ondan çok seviniyorum, Emlâkçı Zafer bir kira tutarında komisyon alacağım diye seviniyordur değil mi şimdi meselâ, o hâlde Zafer’im de aynı zamanda, onun nâmı hesabına da seviniyorum, kedi köpek iki sene daha rahat edecek mis gibi, hepsi olmuşum, mırlıyorum, kuyruk muyruk sallıyorum, seviniyorum, doktor aradığı kiracıyı bulmuş ne güzel, bir de ona seviniyorum.

“Arıyorum bak Zafer’i!” dedim. “Tutuyorum evi bak! Sonra şey olmasın?”

“Tut tut.” dedi Hülya. “Ara ara.”

Aradım Zafer’i artık. “Hazırla kontratoyu Zafercim,” dedim, “… geliyorum, imzalayalım da bitsin çilemiz.”

“Gelme abi.” dedi Zafer. “Doktor Bey bizzat tanışmak istiyomuş senlen. Kontratı da aranızda hâlledecekmişiniz. Benim komisyonu unutmazsın de mi? Yaz bak, telefonunu veriyom.”

 

***

Benle Oynama -6

Mendilim vardı. Pek taşımam aslında da nasıl olmuşsa kalmış cebimde. Çıkardım verdim, o ağzını burnunu silerken ben de düşünüyorum; “Kader…” diyorum, ki her zaman inanmışımdır kadere ben. Şimdi ben olmasaydım bu adamcağız ağzı burnu akmış, gözleri yaş içinde yakalanacaktı oğluna, onun da morali zaten bozuk, bir de bakacaktı ki babası bile ümidi kesmiş, moral olmayınca devâ da olmaz, hastalık hızla ilerleyecekti; iyi ki olmuşum, iyi ki bizim ev sahibi evi müteahhide vermiş, iyi ki Zafer bize bu Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısının evini bulmuş, iyi ki adam bana bugüne randevu vermiş, iyi ki de çıkmış gelmişim bu saatte. İmânı tazeleniyor insanın. Utanmasan, iyi ki oğlan beninin kafasını uçurmuş bile dersin; o derece. Şaka maka, sayemde bir hayat kurtulacakmış gibi hissediyorum. Buraya boş yere gelmiş olamam değil mi?

Tam ben böyle derin derin felsefe yapıyorum, aklımı okumuş gibi “Ben kadere çok inanırım…” demesin mi adam birden? Ondan sonra da tutup demesin mi “İyi ki geldin, iyi ki karşılaştık bugün.” Ne diyeceğini de bilemiyorsun. “Sebepsiz kuş uçmaz tabii…” filan gibi bir şeyler geveleyecektim, “Ben de neler diyorum kardeşim, kusuruma bakma ne olursun…” diye devam etti. “Dertsiz olan buraya niye gelsin, keyfinden değil herhâlde. Kendi sıkıntıma dalınca… Çok pardon. Sakın sen de?.. Senin de? Şey olmasın? Kemoterapi falan?” Ayna gibi kafama bakmamaya çalışıyordu şimdi.

Gülsem ayıp olacak, çok şükür kelliğim kalıtsal desem lâfın ucu başka yere gidecek, kendimi onun yerine koyup o olsaydım en kanıma dokunmayacak açıklama ne olurduysa onu yapmaya çalıştım:

“Yok. Benimki şey değil. Birini görmeye gelmiştim de.”

“Ne mutlu sana!” dedi içli içli. Hemen toparladı: “Ne mutlu derken… Hasta ziyareti falan değildir inşallah?”

Hafiften güldüm artık, “Değil değil.” dedim. Ne desek başka yere gidiyordu lâfın ucu. “Ben şeyi görecektim… Başhekim yardımcısı şey bey… Necdet veya Nejat gibi… Şuraya yazmıştım.”

Cebimdeki not kâğıdını çıkarmaya kalmadan, “Nejat Kılıç mı?” dedi.

Elimi cebimden çıkarttım. “Evet?” dedim şaşırarak. “Yoksa siz de mi ona…”

“Ona tabii…” dedi azıcık da kendi gülümseyerek. “Bak kader dedik, iyi ki geldin dedik, görüyor musun şu işi, bizim Nejat’a gelmişsin sen de. Çocukluk arkadaşımdır 0benim. Canımız yanınca ilk onu aradık tabii. Hayırdır? Senin ne işin var ki Nejat’la? Hastan da olmadığına göre?” Sigara uzatıyordu gene. Aldım, ama deminden bozuk olduğum için Dupont’unu almadım bu sefer, kendi çakmağımla yaktım.

“Evi varmış…” dedim, “Yenimahalle’de… Bahçeli, müstakil…” İçimden de Allah diyorum bir taraftan, acaba diyorum bunun çocukluk arkadaşıymış madem Nejat Bey, biz de bunla az dertleşmedik, bir güzellik yapsaşimdi bu, aracı olsa da dese ki bana bak Nejat, bu adamdan depozito almayacaksın ulan falan? “Bizde de kedi köpek çok olduğu için başka ev tutamıyoruz yani. Mecburen…” Bir de günahını aldıydım adamın o kadar zenginsin burada ne işin var diye. Bak, iyi ki gelmiş görüyor musun? İnsanoğlu ne fena yahu. Hani ben empattım?

O da yeni bir sigara yakmıştı. “Haa…” dedi kıymetli Dupont’unu dalgın dalgın inceleyerek. “Demek evini kiralayacaksın bizimkinin?”

“Dediğim gibi…” dedim, “Mecburiyetten. Ev sahibimiz oturduğumuz evi durup dururken müteahhide verince, kaldık o kadar hayvanla sokakta. Yani daha tam mânâsıyla kalmadık da, evi tutamazsak diye söylüyorum…”

Dupontçuğunu cebine attı. Aman at! Yedik çünkü. “Dur yahu…” dedi bir coşkuyla, “Neredeyse özür dileyeceksin hasta olmadığın için. Dur, sakin ol. Hâllederiz. Demedik mi kader mader? Ben de konuşurum Nejat’la.” Saatine baktı, etrafa baktı, canı sıkılmış gibi tükürdü attı yeni yaktığı sigarayı, içi almıyordu demek, topuğuyla ezdi. “Bir gelemedi hazret!” diye homurdandı. Öfke yoktu sesinde; sitem vardı. Ey Nejat diyordu sanki, gel be kardeşim, gel de iyi bir şeyler söyle bize.

“Gelmemiş mi daha?” dedim. Öyle ya; bir gelemedi falan dediğine göre? “Sordunuz muydu siz içeriye?”

“Ne bileyim?” dedi, “Salak salak konuşuyorum işte.”

“Aman estağfur…”

“Yok yok… Öyle. Hem diyorsun ki bir an önce görüşelim de ne haber alacaksak alalım, hem de diyorsun ki alacağımız haberi ne kadar geç alırsak o kadar iyi, aman diyorsun, daha gelmemiş olsun, geciksin gecikebildiği kadar.”

Ne kadar iyi anlıyordum onu. İnsan kara haberi almak için niye sabırsızlansın?

Da… Keşke konu şu Nejat’ın evini bağlama işinden bu kadar çabuk sapmayaydı. Ufak bir manevra yapayım dedim: “Yani benim de şu ev kiralama işim olmasa hayatta gelmezdim buraya…” Manevram boşa gitmesin diye ondan aldığımı ona sattım: “Ne demişler? Allah hastaneye düşürmesin, ama hastanesiz de komasın.” Ne dediğimi ben de anlamamıştım.

İlk cümlemle ikinci cümlem arasındaki derin anlam uçurumunu kestirmeye çalışırmış gibi gözlerini kısarak baktı bana, kaşlarını çattı, beli belirsiz kafa salladı, “Çok haklısın…” dedi, “Yerden göğe haklısın.” Demek ki o anlamış. “Ama bak ne geldi aklıma… Sebep şu veya bu, değil mi ki bugün beraber düştük hastaneye, bak sakın yanlış anlama… Yani düşündükçe, bu karşılaşmamız tesadüf değildir diye düşünüyorum… Bak kardeşim… Benden sana büyük yemin… Şu Nejat’la bir görüşelim… Muayene, tahlil, biyopsi, patoloji…” Zor konuşmaya başlamıştı. “Neyse ne…” Yutkundu. “Bir tamamlayalım işi, bir temiz çıkalım…” Gözleri de dolmuştu şimdi. “İşte sana bir kere daha yemin ediyorum, sakın yanlış anlama, Nejat’ın evinden çok daha güzel bir müstakil evim var benim Eryaman’da. Köşe tripleks… İki yüz metre kare de bahçe, aslanlar gibi…”

Adama bak, hem ağlıyor hem iş koyuyor bize. Nejat’ın müşterisini çalıyor resmen. Buna acıyanda kabahat zaten. “İyi de…” dedim fazla terslememeye çalışarak; “Orası bizim için çok uz…”

“Kira almayacağım senden…”

“Çok güz…”

“Dedim ya yanlış anlama diye… Adağım olsun bu benim. Geç ailenle otur paşa paşa. Oturduğun müddetçe bir kere çık dersem, bir kere kira dersem, bir kere evi eskittin, iyi bakmadın dersem şu tek evlâdımın da hayrını görmeyeyim. Sal hayvanlarını bahçeye, yap mangalını, sere serpe otur, keyfine bak.”

Şu adamın güzelliğine bak.

“Aman abicim… Kira ödemeden de olmaz ki ama!”

Elini kaldırdı. “Tartışmıyorum…” dedi, “Kararımı bildiriyorum. Adak diyorum kardeşim, adak. Bunun dönüşü yok. Yeter ki iyi bir haber alayım bugün.”

İnsan felsefe yapmak istiyor orada. İşte tesadüf diye bir şey yokturdan tut, sen beni anlıyorsun ben seni anlıyorum, demek ki empati güzel bir şeye kadar. Niye buraya geldik, niye bu saatte, tam da karşılaşacağımız bu dakikada geldikten tut, demek ki varmış bir hikmetine, ben sana bir mendil verdim sen bana huzur verdine kadar. Ama yapamıyorsun felsefe melsefe; yalakalık gibi olacak çünkü. Susup kalıyorsun. Yutkunuyorsun, gözlerin buğulanıyor falan. Hem ne hakkın var adamın korkusundan nemalanmaya, buraya bu saatte denk gelmiş olmanla bunun ne alâkası var diyorsun kendine, hem de diyorsun ki Allah’a adak adıyor adamcağız, ha deve kesip yedi mahalleye dağıtmış, ha boş duran evini sana bedavadan vermiş, kendini adamın yerine koy diyorsun, sen olsan yapmaz mıydın diyorsun falan. “Ben de her zaman inanmışımdır kadere…” dedim zar zor. “İnşallah çocuk temiz çıkar da… Ev olmasa ne gam?”

“İnşallah!” dedi hıçkırarak. Çok kötü bırakmıştı bu sefer kendini. Hiç ellemeyeyim, rahat rahat ağlayıp akıtsın zehirini diye düşünüyordum ama oğlan köşeyi dönüverdi.

“Aman abi…” dedim, “Geldi seninki. Sakın arkana bakma, kaybol. Git bir su falan çarp yüzüne. Ben onu oyalarım.”

Müstakbel ev sahibimin oğlu yaklaşırken müstakbel ev sahibim tek kelime etmeden, hıçkırığını yumruğuyla boğarak Başhekimlik kapısından içeri attı kendini.

Sohbet Baldan Tatlı-4

İmdat!

İmdat diyorsun ama gene de gidiyorsun uçurumun kıyısına, olur ya öyle, ille de aşağıya bakacaksın. Hadi baktın, geri çekil.

I ıh.

Çekilemiyorsun.

Sus!

Susamıyorsun.

“Allah Allah?” diyorsun meselâ. “Sende de ne maceralar varmış yaa.”

Kaçamıyorsun çünkü, dili o kadar tatlı ki pezevengin, o kadar şerbetli, o kadar yapışkan ki, öyle bir iştahlı anlatıyor, öyle bir merak uyandırıyor ki, hiç de öyle zannetmediğin hâlde her an ilginç bir şey söyleyecek zannediyorsun ister istemez, merak etmediğin hâlde merak ediyorsun, tutsan da tutamıyorsun çeneni, sormak istemediğin hâlde soruyorsun.

Cevap: Sıfır. Yok işte. Bir bok yok.

Hadi bakalım örümcek ağına yakalanmış böcek gibisin ondan sonra, her kımıldandığında daha bir sıkı yapışıyorsun dolaşıyorsun, ağlar her yanına sıvaşıp bulaşıyor. Şunun da farkındasın eşşek gibi; ikinizin arasında değil bu irâde savaşı. Seninle senin aranda gene. Çocuk seni zorla tutmuyor çünkü, zorla anlatmıyor. Sen onu fiştikliyorsun anlat anlat ille de anlat diye. Ve böylece Rahmi’nin neyi kastettiğini bir kere daha anlıyorsun hazin hazin, bu oğlanı görür görmez niye katır tepmişe döndüğünü biliyorsun artık, niye kaçacak delik aradığını, niye hoşsohbet deyip deyip sövdüğünü idrâk ediyor, sağlam bir aydınlanma yaşıyorsun. “Artık kaçamazsın!” diyor bu aydınlanma sana. Dolayısıyla da bir boka yaramıyor. Zaten kaçamıyordun, “Zaten kaçamıyorsun!” diyor içindeki ses. Olur ya öyle, bildiğin şeyi tekrar eder durursun marifetmiş gibi. İş mi şimdi bu?

Dinledim durdum ben tabii. O az daha anlattı, ben az daha dinledim. Az daha diyorum ama zaman kavramım kalmadığı için ne dediğimin önemi yok. Başlıyor, yemliyor, bakarsın bu sefer düşmem tuzağa diyorsun, tavuk gibi gıt gıt gidiyorsun o yemlerin peşinden. Kerp! Kapanıyor tuzak. Tamam lan, yeter artık diyorsun; bunu der demez de diyorsun ki bu sefer de anlatmadı ama ya bir dahaki sefer çok güzel bir şey anlatırsa?

Umudum Rahmi’de, kendimden umut kesmişim çünkü. Gelse şimdi diyorum, hadi ben yemeğimi yedim, yürü gidelim dese, koşa koşa gitsem diyorum, daha bunu derken de itiraz ediyorum kendime, dur şunu da dinleyeyim, hemen gelmez inşallah Rahmi. O ara soruyorum kendime: “Rahmi’nin adı neydi yaa?” Darmadağınım. Çaresizim.

Dinliyorum…

Oyuncak arabaya çok meraklıymış bu. Ama bildiğim oyuncaklardan değilmiş bunun dediği oyuncaklar. Orijinal arabanın seensiyle modeliyle bire bir minyatür kopyasıymış. Bir motoru eksikmiş, onun haricinde aslında ne varsa bunda da aynısı var. Senelerce almış almış biriktirmiş, o kadar oynamak istediği hâlde demiş şu markanın da kopyasını alayım öyle oynayayım, bu markanınki de olsun, hepsiyle birden oynayayım. Evlerinde bir büfe varmış bunların, camekânlı kısmında sergilermiş dizip; bakıp bakıp iç çekermiş, hiçbirine el sürmemiş o kadar zaman, hepsi aldığı günki gibi duruyor öyle. Sonunda demiş bu işin sonu yok; habire yeni markalar çıkıyor, yeni modeller çıkıyor, hadi en iyisi ben artık oynayayım. Gitmiş büfenin önüne, sürgülü camı usulca kenara çekmiş. Ama nasıl bir iştahlanmışmış, bildiğim gibi değilmiş.

Aklım olsa sormam değil mi?

Ama yok.

“Ee, oynadın mı bari?”

“Yok be kardeş. Gene oynayamadım. Gerisingeri ittim camı, döndüm arkamı çıktım. Hâlâ da oynayamam biliyor musun?”

Dinle dinle, bir şeylerden kurtulmam gerekiyordu ama neydi unuttum, açlığımı unuttum, Rahmi’yi unuttum, o kadar dinledin de ne dinledin dersen ne dinlediysem alayını unuttum, sigara sigara üstüne, macera macera üstüne, sigara içtiğimi unuttum, macera dinlediğimi unuttum, Bekir’in adının Bekir olduğunu unuttum, kendimi unuttum, hava kararmış, bahçe boşalmış, siniler kalkmış, evvelce orada bir dolu sini olduğunu unuttum, sinilerin kenarına çömelmiş bir yığın insan olduğunu unuttum, orasının neresi olduğunu unuttum, nerede olduğumu zaten unuttum.

“Çocuklar, hadi artık.” dedi bir teyze. “Bak, kimse kalmadı.”

Ayılır gibi oldum bir nebze. Rahmi çoktan kaçmış. İbne!

Bekir saatine baktı. “Ooo…” dedi, “Saat olmuş kaç. Daldık lâfa, akşamı etmişiz, görüyor musun? Sohbet baldan tatlı tabii. Eh, bana müsaade.”

Hatırlamaya başlamıştım bir şeyler. Teyzeye “Tamam teyzecim, gidiyoruz.” dedim, döndüm Bekir’e, “Vallaha bırakmam!” dedim, “Bize gideceğiz. Şu bana anlattıklarını Rahmi’ye de anlatacaksın. Ben senin kadar güzel anlatamam çünkü.”

Heveslenmişti. “Zahmet vermesem?” dedi yalandan.

“Yok yaa, ne zahmeti. Bizim ev bekâr evi oğlum bildiğin. Allah ne verdiyse oturur yeriz, sen de o arada… Yarın da Pazar hem. Rahmi çok bahsettiydi senden. Sabaha kadar anlatırsın işte.”

“Valla bende lâf çok…” dedi bir havayla. “Anlatırım yani. Sohbet baldan tatlı.”

Fakat intikam da sohbetten tatlıydı. Yol boyunca kafamı beynimi yatırıp kaldırıp sikmesine razı olup götürdüm bunu eve, Rahmi’yle ikisini çattım birbirine, o Rahmi’ye anlatır, Rahmi çaresiz çaresiz “Ee, başka?” deyip deyip yutkunurken geçtim odama yattım bir güzel. Kafam öyle bir boşalmış ki, deliksiz uyumuşum. Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Bu ikisi hâlâ sohbet ediyordu. Rahmi beni tanıyamadı yavrum.