Sezgin Kaymaz Epigrafları

 

 

 

Okurlarının çok iyi bildiği Sezgin Kaymaz kitaplarının epigrafları bir başka güzeldir. Bölüm başlarında ayrı birer hikâye gibi derinlere götürürken hikâyelerle bütünleşmesi okuyanı şaşırtır, keyif verir, heyecanlandırır. Her biri ayrı ayrı paylaşılmaya değer “Usta” bir rehber olan Sezgin Kaymaz epigraflarını “Ustalara saygıyla” bir albümde topluyoruz.

Benle Oynama – 1

Kiracıysan kaderin kara bir gecede kara bir kalemle kara bir kâğıda yazılmıştır, ev sahibin çık dedi mi çıkacaksın. Bir de bizim gibi hayvanatlı kiracıysan, oraya buraya kader yazmaya, kalem kâğıt aramaya, israf etmeye falan hiç gerek yok, doğrudan bahtı karasın, hiç debelenme. Ne buldunsa beğenecek, seni evlâd-ı hayvanatla kabûl eden her ev sahibinin elini yerde nimet bulmuş gibi üç defa öpüp başına götürecek, adam sana ev diye ahır gösterse ay ne güzelmiş, anasının örekesi kadar kira istese ay ne mâkulmüş diyeceksin. Beğenmeme şansın yok, pazarlık şansın yok, uzak yakın deme şansın yok, uzatmayayım, hiçbir konuda hiçbir şansın yok. On beş baş hayvanata razı olup evini kiraya veren bir adam buldun mu; gölge görmüş deve gibi çökeceksin o mübârek insanın dizinin dibine. Kira bedelini sonra tartışırsın. Yok, bu yalan oldu. Neyi tartışıyorsun? O söyler, sen de kabûl edersin. Bitti.

Ama tek dert bu değil; bir de Hülya var başımın derdi.

Âdetidir arkadaşın; dünyanın en güzel evini bulayım istersem, ilkin beğenir, tut tut diye gaz verir, teşvik eder, ben havaya girip salak gibi tutarım, ondan sonra sanki o hiç beğenmemişmiş, başından beri karşıymış da ben onun bütün itirazlarına rağmen kalkıp kendi başıma kiralamışmışım gibi başlar ana avrat sövmeye. Yok, bana değil. Ortama söver, tuttuğum eve söver, feleğe söver; nesneler değişir, sövme fiili hiç değişmez. Kaç kere denedim, kasten hiç karışmadım meselâ, gitti kendi buldu, kendi beğendi, kendi gelip anlattı bana, öve öve deve etti kendi bulduğu evi, sıra taşınmaya gelince gene kendi  başladı ana avrat. Ne boktan evmiş de bin tane hayvanla nasıl sığacakmışız da bok gibi eve bi dünya kira istiyomuş pezevenk de bu kadar kira mı olurmuş da zaten semtinde meymenet yokmuş da dağın başıymış da hay amına koyaymış da…

Hep aynı hep aynı.

Ben de sözümü sakınacak değilim; giydiririm ânında:

“Kendin aradın kendin buldun kendin beğendin kendin tuttun kızım. Ev ararken gözün yanında değil miydi?”

“Baarma bana!” der hemen. “Adam olaydın da sen bulaydın.”

Al buyur. Bulsan kabahat bulmasan kabahat.

Dedim ya, kiracının bahtı karadır. Kararıverdi gene bir gün.

Cengiz Sokak’ta oturduğumuz evin sahibi müjde verir gibi “Nihâyet müteahhide verebildim bizim evi. Size zahmet iki aya kadar çıkarsanız…” deyince başlayan yeni bir taşınma gerilimi vardı evde ve günden güne artıyordu. Hülya’nın tepkilerini yumuşatmak için “Ama bizden çok memnunmuş yani Bahattin Bey…” diye yalan söylüyordum ben. Hâttâ iyice abartıp “Sizin gibi kiracıyı nerden bulacağım deyip deyip hayıflanıyordu. Gözleri dolmuştu adamın.” bile diyordum.

Hemen inanır Hülya. Gene inandı. “Zor bulur bizim gibisini…” dedi hiddetle, “Götü boklu gecekondusuna üç daire kirası aldı bizden orospu çocuğu! Hem de kaç sene! Ağzına sıçtımın herifi! Piss!”

“Yaa tamam. Sen de sövme elin adamına. Bulmuş müteahhidini vermiş işte. Mal onun mülk onun, bize ne?”

“Zaten sen hep karşı tarafı tut, beni hiç tutma. Gider arar bulursun o zaman başka bi bahçeli ev şimdi.”

Kadının Türkçe hâkimiyetine bak; aynı anda bütün zaman kiplerini kullanabiliyor. “Orda duuur!” dedim, “Bu evi buldum da tuttum diye demediğini bırakmadıydın bana, şurda tepine tepine bi hâl olduydun, daha unutmadık. Ben tövbeliyim kardeşim; sana ev mev tutmam. Kendin bul, tut, ne yapıyosan yap, ağzımı açarsam şerefsizim.”

“Saçmalama be!” dedi. İhâleyi bana yıkmak dururken niye üstüne alsın? “Sen tut işte. Bi şey demeyiz.”

“Bak var ya… Bi dersen…”

“Demeyiz dedik işte!”

İnandığımdan değil; onun da kendine inanmadığını biliyorum ama çarem mi var? Hem gezip dolanıp bakacağım bahçeli evlere, hem emlakçı Zafer’e haber vereceğim ki düşürürse o da bana haber versin. Bakmam dediğine bakma, annesigile gidip geldikçe Hülya da bakacak oraya buraya, eşe dosta haber salacak, dairede arkadaşlarına soracak, ne yapsın? Ne yapalım? Adam gibi ev aramıyoruz ki biz. Kat karşılığında müteahhide verileceği güne kadar etiyle kemiğiyle bize teslim edilecek, yok kapılarını köpekler yemişmiş, yok duvarlarını kediler çırmalamışmış, yok biz gene yangın çıkartmışmışız, bizden başka hiç kimseye dert olmayacak, bir ayağı çukurda, o kadar hayvancağızla rezidansta oturacak hâlimiz yok, bir gözü toprağa bakan müstakil bir ev arıyoruz. Ee, bu da uzayda hayat aramak gibi bir şey yani. Ankara’da müstakil ev mi kaldı?

Kalmış meğer.

Gökte ararken yerde bulduk biz. Daha doğrusu Zafer buldu. Emlâkçı Zafer. “Doktor evi abi…” diyordu telefonda, sanki araba. “Hayvana mayvana hiçbi şey demiyo adam; isterseler sığır beslesinler diyo, iki sene bildikleri gibi otururlar, ondan sonra çıkarlar, hâttâ çıkarken yıkar da çıkarsalar daha da memnun olurum diyo, buyursunlar baksınlar, tutuyosalar tutsunlar diyo.”

Nasıl tutmayacaksın? Hem müstakil ev, hem ev sahibi iki sene oturma garantisi vermiş, hem hayvana mayvana itirazı yok, hem de gene bizim sokakta. Cengiz Sokak dediğin Yenimahalle’nin başucundan başlıyor, ayakucuna, yani Demetevler’e kadar gidiyor, öyle ince uzun, sırık gibi bir sokak. Adres değiştirmiş bile olmayacağız düşün. Zaten de Yenimahalle’ye hastayız, ben seviniyorum, baktım Hülya benden beter seviniyor.

“Bir gidip baksa mıydık Hülya?” dedim ağzını aramak için.

“Kaymaklısını buldun da kıllısını mı arıyon?” dedi. Çok bâriz seviniyordu. “Nesine bakacan? Git tut işte.”

Şu hayatta gördüğün göreceğin en büyük empat benim; her iddiasına varım. Herkesin yerine üzülebilir ve sevinebilirim ben, herkesin yerine utanabilir ve kahrolabilirim; hiç ayrım gözetmem. Hülya seviniyor ya ev bulduk diye, olmuşum sana Hülya, ben ondan çok seviniyorum, Emlâkçı Zafer bir kira tutarında komisyon alacağım diye seviniyordur değil mi şimdi meselâ, o hâlde Zafer’im de aynı zamanda, onun nâmı hesabına da seviniyorum, kedi köpek iki sene daha rahat edecek mis gibi, hepsi olmuşum, mırlıyorum, kuyruk muyruk sallıyorum, seviniyorum, doktor aradığı kiracıyı bulmuş ne güzel, bir de ona seviniyorum.

“Arıyorum bak Zafer’i!” dedim. “Tutuyorum evi bak! Sonra şey olmasın?”

“Tut tut.” dedi Hülya. “Ara ara.”

Aradım Zafer’i artık. “Hazırla kontratoyu Zafercim,” dedim, “… geliyorum, imzalayalım da bitsin çilemiz.”

“Gelme abi.” dedi Zafer. “Doktor Bey bizzat tanışmak istiyomuş senlen. Kontratı da aranızda hâlledecekmişiniz. Benim komisyonu unutmazsın de mi? Yaz bak, telefonunu veriyom.”

 

***

Benle Oynama -5

Baba bunu bekliyordu zaten, ben de bekliyordum da ordan biliyorum; oğlu gözden kaybolur kaybolmaz hıçkırıverdi. Ben kendimi tuttum neyse. Ama oyum o an, ben değilim. Omuzları sarsılıyor, sessizce ağlamaya çalıştığı için tuhaf tuhaf sesler çıkarıyordu. Benden duygudaşını nereden bulacaksın; aramızdaki bir metreye yakın mesafeyi tek adımda kapattım, yanına gidip elimi hafifçe omzuna koydum. Dönüp bakmadı bile. İnledi:

“Ben ne yapacağım?”

Omzunu sıktım.

“Allah büyük.”

“Yok yok…” dedi, “Böyle olmaz bu. Kendimi kontrol etmem lâzım.” Burnunu sertçe çekti. Çene kaslarının kabarıp kabarıp inmesinden dişlerini sıktığı belliydi. Titreyen elini gömlek cebine sokup altın gibi duran bir sigara tabakası çıkardı. Tam “Altın değildir canım. Yok yok, kesin değildir. Altın sigara tabakası taşıyan adamın devlet hastanesinde ne işi olur?” diye düşünüyordum, bu sefer de Ligne 2 model som altın bir Dupont çakmak çıkarıp güzel güzel yaktı. Bir bozuldum. İbelo koleksiyonum olduğu için anlarım çakmaktan. “Hayvan herif!” dedim hemen içimden. “Bok gibi paran var, çakmağa sigaraya harcamayı biliyosun, götürsene çocuğu avrupalara!” Şununla empati kurandaydı kabahat. Dupont çakmak diyorum yaa. Kaç bin dolardır bunlar biliyor musun?

“Çok pardon!” dedi o sıra.

“Yok canım, olur böyle şeyler.” dedim, ağladığı için özür dilediğini düşünerek.

“Sana tutmayı unutmuşum!” dedi bu sefer. Demin cebine attığı altın tabakasını geri çıkarmış, bana da sigara tutuyormuş meğer. Gözüm altın Dupont’ta olduğu için gözümden kaçmış.

“Haa, alayım bi tane.” demişim. “Orjinal di mi o?” Nasıl güzeldi Allah’ım! Yaldır yaldırdı namussuz.

“Ne bileyim?” deyip uzattı elime. “Hanımın hediyesi işte. Al, bak.”

Çok da umurumda değilmiş gibi aldım çakmağı, görgüsüzler gibi bakacak değildim, belli etmeden tarttım, sigaramı yaktım, geri uzattım. “Hıı, orjinal bence.” dedim gene hiç umurumda değilmiş gibi. Ki umurumdaydı. Var ya, bunun parasıyla biz en az bir sene ev kirası öderiz ha. Köpeklerle kedilere de bir senelik kuru mama alırız. Servet düşmanı değilimdir gerçi de… Bu ne yani şimdi gözümüze sokar gibi? Ayıp!

Kendimle kolay kolay empati kuramam ama o sinirle kurmuşum işte. “Şurda duruyordum…” dedim toparlanmak için, “İstemeden kulak misafiri oldum. Beniyle mi şey yapmış oğlunuz?”

Alt dudağını ısırırken hırslı hırslı kafa sallayınca sigarasının dumanı burun deliklerinden fırladı çıktı. “Oynamış!” dedi isyanla. Sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi. Hem boğuk hem yüksek. Anlıyordum onu; bağırmak istiyorsun hem, hem de çocuk gittiği yerden gelir de köşeden dönüverir diye bağırmamaya çalışıyorsun. Acıdım. O oldum yeniden. “Koskoca üniversite son sınıf öğrencisi…” diye sürdürdü feryâdını. “Bilinçli dersin, okumuş yazmış dersin, aklı başında dersin… İnsan beniyle oynar mı kardeşim? Sana soruyorum; oynar mı?”

Oğlana demin de kızdıydım zaten, şimdi babasıyla bağ kurduğum için daha fena kızmaya başladım. “Adam olaydı oynamazdı!” dedim öfkeyle. “Bu ne okumuş Allah aşkına? Ne sanıyo bu kendini?” Bir taraftan giydiriyorum ama bir taraftan da çocuğun yerine koyuyorum kendimi, olmaz diyorum, abarttın diyorum, bilse yapar mıydı diyorum, ağır ol diyorum kendime. Ki öbür taraftan da babasının yerine geçmişim zaten çoktan, Allah vurmuş, bir de sen vurma falan diye kızıyorum. Yok yani, durabilsem dururum; duramıyorum. Göz ucuyla baktım da, hırslı hırslı kafa sallıyordu adam. Ağlamayı da unutmuştu sayemde. İyi bari diye düşündüm hemen. Oğlan geldiğinde ağlar göreceğine sinirlenip köpürür görsün babasını. Moral, hastalığın en pahalı ilacı. Ama yeterdi bu kadar. “Peki de…” dedim azıcık vites düşürerek; “Bu ben dün gece çıkmadı herhâlde, hep ordaydı di mi? Durup dururken nerden icap etmiş de…”

Lâfı ağzımdan aldı:

“Ne icâbı kardeşim? İcap micap ne bilsin bunlar. Kendince bir yorum yapmış beyinsiz, demiş bu bende bir pislik, kötü huylu bir hücre falan olsaydı, şimdiye kadar kaç tıraşta kestim, kanattım, içinde kaç kıl döndü, demek ki bir pislik yok, vurmuş jileti benin tepesine.”

O isyan etmekte o kadar haklıydı ve ben o anda o kadar oydum ki, “Pis cahil!” demişim. “Pardon da abicim, üniversitede okuduğundan emin misin sen bunun?”

Beni teselli etmek ister gibi bakıyordu adam. Benimle empati kuruyordu belki de. “Sorma…” dedi altın tabakasından yeni bir sigara uzatırken, “Kamu Yönetim okuyor, düşünebiliyor musun? Bürokrat olacak da devlet işlerine bakacak. Ben bunun gibilere sivilcemi sıktırmam, sivilcemi sivilcemi.”

Haklıydı. Ben de kaptırmıştım.

“Kamu yönetimiymiş!..” dedim Ligne 2 Dupont’la yeni sigaramı yakarken. “Sen kiiim, kamuyu yönetmek kim? Önce tıraş bıçağını idare et, kendi suratını idare et önce sen.”

Demin hissettiğimden çok daha derin bir duygudaşlıkla bakmaya başlamıştı bana zavallı baba. Demek ki bu dünyada benden başka empatlar da var diye düşündüm.

“Ağzını öpeyim senin!” dedi. “Dünden beri tut kendini tut kendini, şiştiydim. Aynen içimden geçenleri söyledin, ben söylemiş kadar oldum. Diyorum yüzüne yüzüne söyleyeyim şunun, bağırıp çağırayım, bize bu kâbusu yaşatmaya ne hakkın var diyeyim, salak diyeyim, aptal diyeyim, olmuyor, kıyamıyorum, morali zaten bozuk, bir de ben bozmayayım deyip susuyorum, içime atıyorum.” Durup yutkundu. “O benim tek çocuğum…” Sesi titremeye başlamıştı; ağladı ağlayacak “Evlât…” diye devam etti dalgın dalgın, “Evlât işte… Ne yapacaksın? İnsanın canı…” Ağlamayı koyverdi. “Canım o benim. Canım canım canım…”

Az önce kızmakta ne kadar haklıysa şimdi de ağlamakta o kadar haklıydı adamcağız. Yerden göğe. “Versene şu çakmağı sen.” dedi burnunu çekerek.

Baktım, atıp atıp tutuyorum cânım çakmağı, tartıyorum, evirip çeviriyorum, kapağının içine falan bakıp kaç ayar altın olduğunu okumaya çalışıyorum, yakıp yakıp söndürüyorum, gazını kısıp kısıp açıyorum, gömlek cebime sokup nasıl durdu diye bakıyorum, alıp seyrediyorum, okşuyorum; bozacağımdan korktu demek.”Haa, pardon” dedim. “Al!” Terbiyesiz herif. Altın Dupont’la dolaşmasını biliyorsun, adam ol da oğlunu adam gibi bir hastaneye götür. Şurda adam yerine koyduk, üzülüyoruz senin için. İt! Ama ne de olsa serde insanlık var, empatlık var, kıyamadım, “Şimdi abicim…” dedim soğuk soğuk. “Bence ağlama artık yani… Epey oldu senin delikanlı gideli. Gelir melir, seni bu hâlde görür, hepten yıkılır. Di mi?”

Yaşlı gözleriyle baktı bana, “Doğru diyorsun kardeşim…” dedi. “Sağlam durmam lâzım. Ne iyi oldu senin burda olman. Allah senden razı olsun.” Elini gömlek cebine attı. Dedim tamam, demin ayıp ettiğinin farkına vardı, şimdi çıkarıp çakmağı bana hediye edecek.

Gözüm cebin içindeki elde, “Çocuk işte…” dedim, “O kadar da şey yapmamak lâzım. O ister miydi böyle olsun!”

“Kim ister?” dedi. Elini çıkardı ki bomboş. “Yav sende mendil var mıydı?”

Benle Oynama -6

Mendilim vardı. Pek taşımam aslında da nasıl olmuşsa kalmış cebimde. Çıkardım verdim, o ağzını burnunu silerken ben de düşünüyorum; “Kader…” diyorum, ki her zaman inanmışımdır kadere ben. Şimdi ben olmasaydım bu adamcağız ağzı burnu akmış, gözleri yaş içinde yakalanacaktı oğluna, onun da morali zaten bozuk, bir de bakacaktı ki babası bile ümidi kesmiş, moral olmayınca devâ da olmaz, hastalık hızla ilerleyecekti; iyi ki olmuşum, iyi ki bizim ev sahibi evi müteahhide vermiş, iyi ki Zafer bize bu Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısının evini bulmuş, iyi ki adam bana bugüne randevu vermiş, iyi ki de çıkmış gelmişim bu saatte. İmânı tazeleniyor insanın. Utanmasan, iyi ki oğlan beninin kafasını uçurmuş bile dersin; o derece. Şaka maka, sayemde bir hayat kurtulacakmış gibi hissediyorum. Buraya boş yere gelmiş olamam değil mi?

Tam ben böyle derin derin felsefe yapıyorum, aklımı okumuş gibi “Ben kadere çok inanırım…” demesin mi adam birden? Ondan sonra da tutup demesin mi “İyi ki geldin, iyi ki karşılaştık bugün.” Ne diyeceğini de bilemiyorsun. “Sebepsiz kuş uçmaz tabii…” filan gibi bir şeyler geveleyecektim, “Ben de neler diyorum kardeşim, kusuruma bakma ne olursun…” diye devam etti. “Dertsiz olan buraya niye gelsin, keyfinden değil herhâlde. Kendi sıkıntıma dalınca… Çok pardon. Sakın sen de?.. Senin de? Şey olmasın? Kemoterapi falan?” Ayna gibi kafama bakmamaya çalışıyordu şimdi.

Gülsem ayıp olacak, çok şükür kelliğim kalıtsal desem lâfın ucu başka yere gidecek, kendimi onun yerine koyup o olsaydım en kanıma dokunmayacak açıklama ne olurduysa onu yapmaya çalıştım:

“Yok. Benimki şey değil. Birini görmeye gelmiştim de.”

“Ne mutlu sana!” dedi içli içli. Hemen toparladı: “Ne mutlu derken… Hasta ziyareti falan değildir inşallah?”

Hafiften güldüm artık, “Değil değil.” dedim. Ne desek başka yere gidiyordu lâfın ucu. “Ben şeyi görecektim… Başhekim yardımcısı şey bey… Necdet veya Nejat gibi… Şuraya yazmıştım.”

Cebimdeki not kâğıdını çıkarmaya kalmadan, “Nejat Kılıç mı?” dedi.

Elimi cebimden çıkarttım. “Evet?” dedim şaşırarak. “Yoksa siz de mi ona…”

“Ona tabii…” dedi azıcık da kendi gülümseyerek. “Bak kader dedik, iyi ki geldin dedik, görüyor musun şu işi, bizim Nejat’a gelmişsin sen de. Çocukluk arkadaşımdır 0benim. Canımız yanınca ilk onu aradık tabii. Hayırdır? Senin ne işin var ki Nejat’la? Hastan da olmadığına göre?” Sigara uzatıyordu gene. Aldım, ama deminden bozuk olduğum için Dupont’unu almadım bu sefer, kendi çakmağımla yaktım.

“Evi varmış…” dedim, “Yenimahalle’de… Bahçeli, müstakil…” İçimden de Allah diyorum bir taraftan, acaba diyorum bunun çocukluk arkadaşıymış madem Nejat Bey, biz de bunla az dertleşmedik, bir güzellik yapsaşimdi bu, aracı olsa da dese ki bana bak Nejat, bu adamdan depozito almayacaksın ulan falan? “Bizde de kedi köpek çok olduğu için başka ev tutamıyoruz yani. Mecburen…” Bir de günahını aldıydım adamın o kadar zenginsin burada ne işin var diye. Bak, iyi ki gelmiş görüyor musun? İnsanoğlu ne fena yahu. Hani ben empattım?

O da yeni bir sigara yakmıştı. “Haa…” dedi kıymetli Dupont’unu dalgın dalgın inceleyerek. “Demek evini kiralayacaksın bizimkinin?”

“Dediğim gibi…” dedim, “Mecburiyetten. Ev sahibimiz oturduğumuz evi durup dururken müteahhide verince, kaldık o kadar hayvanla sokakta. Yani daha tam mânâsıyla kalmadık da, evi tutamazsak diye söylüyorum…”

Dupontçuğunu cebine attı. Aman at! Yedik çünkü. “Dur yahu…” dedi bir coşkuyla, “Neredeyse özür dileyeceksin hasta olmadığın için. Dur, sakin ol. Hâllederiz. Demedik mi kader mader? Ben de konuşurum Nejat’la.” Saatine baktı, etrafa baktı, canı sıkılmış gibi tükürdü attı yeni yaktığı sigarayı, içi almıyordu demek, topuğuyla ezdi. “Bir gelemedi hazret!” diye homurdandı. Öfke yoktu sesinde; sitem vardı. Ey Nejat diyordu sanki, gel be kardeşim, gel de iyi bir şeyler söyle bize.

“Gelmemiş mi daha?” dedim. Öyle ya; bir gelemedi falan dediğine göre? “Sordunuz muydu siz içeriye?”

“Ne bileyim?” dedi, “Salak salak konuşuyorum işte.”

“Aman estağfur…”

“Yok yok… Öyle. Hem diyorsun ki bir an önce görüşelim de ne haber alacaksak alalım, hem de diyorsun ki alacağımız haberi ne kadar geç alırsak o kadar iyi, aman diyorsun, daha gelmemiş olsun, geciksin gecikebildiği kadar.”

Ne kadar iyi anlıyordum onu. İnsan kara haberi almak için niye sabırsızlansın?

Da… Keşke konu şu Nejat’ın evini bağlama işinden bu kadar çabuk sapmayaydı. Ufak bir manevra yapayım dedim: “Yani benim de şu ev kiralama işim olmasa hayatta gelmezdim buraya…” Manevram boşa gitmesin diye ondan aldığımı ona sattım: “Ne demişler? Allah hastaneye düşürmesin, ama hastanesiz de komasın.” Ne dediğimi ben de anlamamıştım.

İlk cümlemle ikinci cümlem arasındaki derin anlam uçurumunu kestirmeye çalışırmış gibi gözlerini kısarak baktı bana, kaşlarını çattı, beli belirsiz kafa salladı, “Çok haklısın…” dedi, “Yerden göğe haklısın.” Demek ki o anlamış. “Ama bak ne geldi aklıma… Sebep şu veya bu, değil mi ki bugün beraber düştük hastaneye, bak sakın yanlış anlama… Yani düşündükçe, bu karşılaşmamız tesadüf değildir diye düşünüyorum… Bak kardeşim… Benden sana büyük yemin… Şu Nejat’la bir görüşelim… Muayene, tahlil, biyopsi, patoloji…” Zor konuşmaya başlamıştı. “Neyse ne…” Yutkundu. “Bir tamamlayalım işi, bir temiz çıkalım…” Gözleri de dolmuştu şimdi. “İşte sana bir kere daha yemin ediyorum, sakın yanlış anlama, Nejat’ın evinden çok daha güzel bir müstakil evim var benim Eryaman’da. Köşe tripleks… İki yüz metre kare de bahçe, aslanlar gibi…”

Adama bak, hem ağlıyor hem iş koyuyor bize. Nejat’ın müşterisini çalıyor resmen. Buna acıyanda kabahat zaten. “İyi de…” dedim fazla terslememeye çalışarak; “Orası bizim için çok uz…”

“Kira almayacağım senden…”

“Çok güz…”

“Dedim ya yanlış anlama diye… Adağım olsun bu benim. Geç ailenle otur paşa paşa. Oturduğun müddetçe bir kere çık dersem, bir kere kira dersem, bir kere evi eskittin, iyi bakmadın dersem şu tek evlâdımın da hayrını görmeyeyim. Sal hayvanlarını bahçeye, yap mangalını, sere serpe otur, keyfine bak.”

Şu adamın güzelliğine bak.

“Aman abicim… Kira ödemeden de olmaz ki ama!”

Elini kaldırdı. “Tartışmıyorum…” dedi, “Kararımı bildiriyorum. Adak diyorum kardeşim, adak. Bunun dönüşü yok. Yeter ki iyi bir haber alayım bugün.”

İnsan felsefe yapmak istiyor orada. İşte tesadüf diye bir şey yokturdan tut, sen beni anlıyorsun ben seni anlıyorum, demek ki empati güzel bir şeye kadar. Niye buraya geldik, niye bu saatte, tam da karşılaşacağımız bu dakikada geldikten tut, demek ki varmış bir hikmetine, ben sana bir mendil verdim sen bana huzur verdine kadar. Ama yapamıyorsun felsefe melsefe; yalakalık gibi olacak çünkü. Susup kalıyorsun. Yutkunuyorsun, gözlerin buğulanıyor falan. Hem ne hakkın var adamın korkusundan nemalanmaya, buraya bu saatte denk gelmiş olmanla bunun ne alâkası var diyorsun kendine, hem de diyorsun ki Allah’a adak adıyor adamcağız, ha deve kesip yedi mahalleye dağıtmış, ha boş duran evini sana bedavadan vermiş, kendini adamın yerine koy diyorsun, sen olsan yapmaz mıydın diyorsun falan. “Ben de her zaman inanmışımdır kadere…” dedim zar zor. “İnşallah çocuk temiz çıkar da… Ev olmasa ne gam?”

“İnşallah!” dedi hıçkırarak. Çok kötü bırakmıştı bu sefer kendini. Hiç ellemeyeyim, rahat rahat ağlayıp akıtsın zehirini diye düşünüyordum ama oğlan köşeyi dönüverdi.

“Aman abi…” dedim, “Geldi seninki. Sakın arkana bakma, kaybol. Git bir su falan çarp yüzüne. Ben onu oyalarım.”

Müstakbel ev sahibimin oğlu yaklaşırken müstakbel ev sahibim tek kelime etmeden, hıçkırığını yumruğuyla boğarak Başhekimlik kapısından içeri attı kendini.

Sohbet Baldan Tatlı – 1

Rahmi’yle beleş ziyafet peşindeydik. Bahçede kendimize oturacak yer ararken gözüme takıldı Bekir. Okulda görür dururdum. Cıvıl cıvıl, can bir şeydi, Rahminin liseden sınıf arkadaşıymış üstelik. “Tanıştırsana oğlum. Bir gün eve al gelsene. Çaya falan.” dediydim kaç sefer de “Allah yazdıysa bozsun!” deyip konuyu hızla kapattıydı. Ee, küs falan mısın? Yoo, değilim. Kötü bir çocuk mu? Yoo, mis gibi; hiçbir kötülüğünü görmedim yukarda Allah var. Niye getirmiyon o zaman? “Anma…” diyordu. “Anma şunu. Gelir melir…”

Allah Allaah.

Şimdi tam karşımda duruyordu ne güzel. Kısmet. “Bak…” dedim Rahmi’ye, “Gerçeklerden kaçılmıyor. Senin Bekir de buraya gelmiş.”

Yüzü değişti bizimkinin. “Vallaha mı?” dedi iç çeker gibi bir sesle. “Nerde, hani?” Kıpırdayamıyordu. Yılan gören fare gibi donmuş kalmıştı.

“Nooluyo lan?” dedim, “Ne bu telaş? Aranızda kötü bi şey mi geçti? Nooldu?”

“Sus!” diye fısıldadı. “Nerde şu an?”

“Hayırdır inşallah!” deyip “Ensenin beş metre gerisinde.” diye tarif ettim. “Şen şakrak sohbet ediyor biriyle. Nasıl hayat dolu.” Olur ya öyle; birini görürsün kanın kaynayıverir. Bu çocuğa kaç zamandır kaynıyordu benim kanım. “Hadi çağır da bi tanışalım şunla.”

“Bana bakmıyo di mi?” deyip yanaştı yanıma, ellerini göğsüme dayadı, boynu tutulmuş gibi hiç sağına soluna dönmeden geri geri itelemeye başladı. “Aman!” diyordu bir taraftan da. “Bak vallaha şimdi olmaz. Anlatırım bir ara. Kaç.”

“Nooluyo aslanım?” dedim, “Hani mis gibi çocuktu? Naaptın? Borç falan mı taktın?”

“Lan anlatırız dedik ya…” Etrafımdan dolaştığı gibi uzaklaşmaya başladı. Arkasından koşup yetiştim. Nefesi sıklaşmıştı.

“Lan nooldu diyorum aslanım?”

“Konuşturma beni. Geliyosan gel. Yürü. Sus. Arkaya bakma.”

Neredeyse koşuyordu.

Yere serilen dört sofranın da epey bir uzağına, arka bahçenin tenha bir yerine gelince durdu nihayet. Alı al moru mordu. “Arka kapısı yok mu lan buranın?” dedi telaşlı telaşlı.

“Ne bileyim yaa?” dedim. Sinirleniyordum yavaş yavaş. “Anlat bakalım. Niye kaçtık biz?”

“Bırak şimdi bırak.” dedi. Alnı boncuk boncuk terlemişti. “Daha kaçamadık. Hele bi kaçalım hayırlısıyla, anlatırım.” Gözleri fırıl fırıl dönüyor, bir çıkış noktası arıyordu.

“Allah Allaah!” dedim. Olur ya öyle; biri bir şeye merakla bakmaya başlarsa sen de başlarsın bilir bilmez. Ben de bakınıyordum var mı bir başka çıkış diye, ama yoktu. “Şimdi sen ciddi ciddi diyosun ki yemeği falan bırakalım kaçalım… Öyle mi?”

“Öyle!” dedi. Arka bahçede bizden başka kimse yoktu ama o fısıldayarak konuşuyordu.

Sırıta sırıta elimi cebime atıp sigaramı çıkarttım, tepesine vurup paketi burnuna uzattım.

“Yak.”

“Aslanım…”

“Yak lan! Bak valla giderim şimdi ön bahçeye, bulurum o çocuğu, Rahmi seni çağırıyo derim. Anlatacaksın!”

“Allah belânı versin!” deyip sigarasını yaktı. Duvarın dibine sinmişti resmen. Elleri dudakları dizleri tiril tiril. “Anlatacam ama…” dedi ilk nefesini salarken, nefesi tiril tiril, “… yakalanırsak günah benden gitti. Demedi deme.”

İşin dalgasındaydım ben. “Ne yapar ki yakalarsa?” dedim. “Döver mi? Tekvandocu mu bu? Ninja mı?” Adam aşağılamanın en kolay yolu onun korkularını hafife almaktır. Olur ya öyle.

“Kafa yapma yaa…” dedi. “Sordun, söylüyoruz. Dinle. Bu Bekir var ya… Çok acayip hoşsohbet bi çocuktur tamam mı? Dinlemelere doyamazsın. Çok da iyi bi çocuktur. Melek melek. Ama işte… Olmaz yani… Deli eder adamı. Sinirlerini bozar. Bak bi dinle beni, bi gidelim şurdan, evde teferruatıyla anlatırım.”

Neydi bu şimdi? Çok iyi bir çocuk, hâttâ melek, ama kaçmamız lâzım bundan. Neydi yani? Hiçbir halt anlamamıştım. “Yok öyle yaş dava!” dedim. Ama bir taraftan da ciddi ciddi korkuyor Rahmi, ikna olacak gibi değil, can evinden vurayım dedim; midesinden, cüzdanından: “Aç karnımızı doyurmaya gelmedik mi oğlum buraya? Bu kadar da otobüs parası harcadık, bi de salak gibi eli boş gönlü hoş mu döneceğiz eve? Neymiş? Çok hoşsohbetmiş, çok da iyiymiş, melekmiş bile, ama işte olmazmış. Yok yaa! Çabuk anlat adam gibi. Geberiyorum acımdan. Ne yaptı bu Bekir sana?”

“Anma.” dedi. Mideyle cüzdan bir kâr etmemişti demek. “Anma diyorum yaa. Gelir melir.”

Güldüm. “Cin mi lan bu andık diye gelsin?”

“Gelir…” dedi. Kafasını baykuş gibi çeviriyor, boynunu içine çekiyor, sigarasını somururken avuçlarını keşler gibi yanaklarına kapatıyordu. “Anlamıyosun.”

Anlamıyordum, evet. Üç belediye otobüsü değiştirmiştik şu sofralardan birine çökeceğiz diye. Mis gibi etli pilav dökmüşlerdi kazan kazan, bir de kokuyordu ki mübarek. Zaten açız.

“Anlamıyorum valla.” dedim. “Doğrusun.”

Ağzının içinden sövüyordu homur homur. “Nerden buldun burayı amına koduğumun çocuğu?” dedi. Beni kastetmiyordu herhâlde. Sırıttım. “Biz nerden bulduksa o da ordan buldu.” dedim. “Ee, hani iyi bi çocuktu bu? Niye sövüyon?”

“Sen de doğrusun.”  dedi. “Ayıp ettik…” O sırıtmıyordu. “De işte… Bildiğin gibi değil. Yapışırsa bırakmaz, pişman olursun.”

Bak bunu ilk defa söylüyordu. Yapışırsa bırakmazmış. “Bak bunu ilk defa söylüyon…” dedim. Bunaltır demek istiyordu galiba. “Ama sıkar onun orası biraz. Bunaltırsa silkeleriz yakamızdan, gider işimize gücümüze bakarız. Ne demek bırakmaz?”

Ufaldı, küçücük kaldı. Gövdemin gerisine saklanıyordu. “Daha doğrusu sen bırakmazsın.” dedi. “Bırakamazsın. İnsan kendi isteği hilâfına hiçbir şeyi yapamaz.”

Felsefeciydi arkadaş.

“Bak bak baak…” dedim. Ben de mantıkçıydım. “Kurtulmak istiyorsam kurtulmak istiyorumdur; buz gibi de yaparım. Çelişiyon kendinle.”

İç çekti. “Ama bu öyle değil işte. Kurtulmak isteyemiyosun. Bu öyle bi şey.”

“Hadi lan! Çakma Sokrates. İstiyom, var mı?” Saçma sapan konuşup benim inadımı kabartıyordu. Olur ya öyle, yüzmeyi daha yeni öğrendiğin hâlde inadından boy vermeye kalkarsın. “Sıkıyosa gel!” Serçe parmağımı çengel yapıp burnuna uzattım.

Sohbet Baldan Tatlı-4

İmdat!

İmdat diyorsun ama gene de gidiyorsun uçurumun kıyısına, olur ya öyle, ille de aşağıya bakacaksın. Hadi baktın, geri çekil.

I ıh.

Çekilemiyorsun.

Sus!

Susamıyorsun.

“Allah Allah?” diyorsun meselâ. “Sende de ne maceralar varmış yaa.”

Kaçamıyorsun çünkü, dili o kadar tatlı ki pezevengin, o kadar şerbetli, o kadar yapışkan ki, öyle bir iştahlı anlatıyor, öyle bir merak uyandırıyor ki, hiç de öyle zannetmediğin hâlde her an ilginç bir şey söyleyecek zannediyorsun ister istemez, merak etmediğin hâlde merak ediyorsun, tutsan da tutamıyorsun çeneni, sormak istemediğin hâlde soruyorsun.

Cevap: Sıfır. Yok işte. Bir bok yok.

Hadi bakalım örümcek ağına yakalanmış böcek gibisin ondan sonra, her kımıldandığında daha bir sıkı yapışıyorsun dolaşıyorsun, ağlar her yanına sıvaşıp bulaşıyor. Şunun da farkındasın eşşek gibi; ikinizin arasında değil bu irâde savaşı. Seninle senin aranda gene. Çocuk seni zorla tutmuyor çünkü, zorla anlatmıyor. Sen onu fiştikliyorsun anlat anlat ille de anlat diye. Ve böylece Rahmi’nin neyi kastettiğini bir kere daha anlıyorsun hazin hazin, bu oğlanı görür görmez niye katır tepmişe döndüğünü biliyorsun artık, niye kaçacak delik aradığını, niye hoşsohbet deyip deyip sövdüğünü idrâk ediyor, sağlam bir aydınlanma yaşıyorsun. “Artık kaçamazsın!” diyor bu aydınlanma sana. Dolayısıyla da bir boka yaramıyor. Zaten kaçamıyordun, “Zaten kaçamıyorsun!” diyor içindeki ses. Olur ya öyle, bildiğin şeyi tekrar eder durursun marifetmiş gibi. İş mi şimdi bu?

Dinledim durdum ben tabii. O az daha anlattı, ben az daha dinledim. Az daha diyorum ama zaman kavramım kalmadığı için ne dediğimin önemi yok. Başlıyor, yemliyor, bakarsın bu sefer düşmem tuzağa diyorsun, tavuk gibi gıt gıt gidiyorsun o yemlerin peşinden. Kerp! Kapanıyor tuzak. Tamam lan, yeter artık diyorsun; bunu der demez de diyorsun ki bu sefer de anlatmadı ama ya bir dahaki sefer çok güzel bir şey anlatırsa?

Umudum Rahmi’de, kendimden umut kesmişim çünkü. Gelse şimdi diyorum, hadi ben yemeğimi yedim, yürü gidelim dese, koşa koşa gitsem diyorum, daha bunu derken de itiraz ediyorum kendime, dur şunu da dinleyeyim, hemen gelmez inşallah Rahmi. O ara soruyorum kendime: “Rahmi’nin adı neydi yaa?” Darmadağınım. Çaresizim.

Dinliyorum…

Oyuncak arabaya çok meraklıymış bu. Ama bildiğim oyuncaklardan değilmiş bunun dediği oyuncaklar. Orijinal arabanın seensiyle modeliyle bire bir minyatür kopyasıymış. Bir motoru eksikmiş, onun haricinde aslında ne varsa bunda da aynısı var. Senelerce almış almış biriktirmiş, o kadar oynamak istediği hâlde demiş şu markanın da kopyasını alayım öyle oynayayım, bu markanınki de olsun, hepsiyle birden oynayayım. Evlerinde bir büfe varmış bunların, camekânlı kısmında sergilermiş dizip; bakıp bakıp iç çekermiş, hiçbirine el sürmemiş o kadar zaman, hepsi aldığı günki gibi duruyor öyle. Sonunda demiş bu işin sonu yok; habire yeni markalar çıkıyor, yeni modeller çıkıyor, hadi en iyisi ben artık oynayayım. Gitmiş büfenin önüne, sürgülü camı usulca kenara çekmiş. Ama nasıl bir iştahlanmışmış, bildiğim gibi değilmiş.

Aklım olsa sormam değil mi?

Ama yok.

“Ee, oynadın mı bari?”

“Yok be kardeş. Gene oynayamadım. Gerisingeri ittim camı, döndüm arkamı çıktım. Hâlâ da oynayamam biliyor musun?”

Dinle dinle, bir şeylerden kurtulmam gerekiyordu ama neydi unuttum, açlığımı unuttum, Rahmi’yi unuttum, o kadar dinledin de ne dinledin dersen ne dinlediysem alayını unuttum, sigara sigara üstüne, macera macera üstüne, sigara içtiğimi unuttum, macera dinlediğimi unuttum, Bekir’in adının Bekir olduğunu unuttum, kendimi unuttum, hava kararmış, bahçe boşalmış, siniler kalkmış, evvelce orada bir dolu sini olduğunu unuttum, sinilerin kenarına çömelmiş bir yığın insan olduğunu unuttum, orasının neresi olduğunu unuttum, nerede olduğumu zaten unuttum.

“Çocuklar, hadi artık.” dedi bir teyze. “Bak, kimse kalmadı.”

Ayılır gibi oldum bir nebze. Rahmi çoktan kaçmış. İbne!

Bekir saatine baktı. “Ooo…” dedi, “Saat olmuş kaç. Daldık lâfa, akşamı etmişiz, görüyor musun? Sohbet baldan tatlı tabii. Eh, bana müsaade.”

Hatırlamaya başlamıştım bir şeyler. Teyzeye “Tamam teyzecim, gidiyoruz.” dedim, döndüm Bekir’e, “Vallaha bırakmam!” dedim, “Bize gideceğiz. Şu bana anlattıklarını Rahmi’ye de anlatacaksın. Ben senin kadar güzel anlatamam çünkü.”

Heveslenmişti. “Zahmet vermesem?” dedi yalandan.

“Yok yaa, ne zahmeti. Bizim ev bekâr evi oğlum bildiğin. Allah ne verdiyse oturur yeriz, sen de o arada… Yarın da Pazar hem. Rahmi çok bahsettiydi senden. Sabaha kadar anlatırsın işte.”

“Valla bende lâf çok…” dedi bir havayla. “Anlatırım yani. Sohbet baldan tatlı.”

Fakat intikam da sohbetten tatlıydı. Yol boyunca kafamı beynimi yatırıp kaldırıp sikmesine razı olup götürdüm bunu eve, Rahmi’yle ikisini çattım birbirine, o Rahmi’ye anlatır, Rahmi çaresiz çaresiz “Ee, başka?” deyip deyip yutkunurken geçtim odama yattım bir güzel. Kafam öyle bir boşalmış ki, deliksiz uyumuşum. Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Bu ikisi hâlâ sohbet ediyordu. Rahmi beni tanıyamadı yavrum.

Çok Güzel Öldü Rahmetli – 1

Cenazeye gitmeye pek dayanamam ben, ayıp etmek pahasına mümkün mertebe uzak durur, hâttâ kaçarım. Ölü evine gideyim bırak, ölüsü olanın yanında dikileyim altı ay, ama cenazeye götürme beni kardeşim; fena oluyorum. Ama anlatamıyorsun işte. Neymiş? Yazıklar olsunmuş. Olsun, ne yapalım; gidemiyoruz işte.

Bu huyumu en iyi Hülya bildiği için hem üstüme hiç gelmez, hem de korur kollar sağ olsun. Sonra da dalgasını geçer:

“Hani gitmediydin ya Cemal’in babasının cenazesine?

“Ee?

“İyi ki gitmemişin. Tam mezara koyuyolarmış, hort diye hortlamış adam. Herkesi yimiş.”

“Aman ne komik!” Kadının espri anlayışına bak. “Gitmiyorum kardeşim. Var mı bi itirazın?”

“Sen gitmiyon ama o sana gelir bi gün. Bak görürsün.”

“Ölüm hepimize gelecek tabii.”

“Onu demiyom be. Hortlak diyom. O gelir işte.”

Ben de kimden felsefe bekliyorum. Şakaya bak. Hortlak gelirmiş.

***

Huyluyum ya, aile olarak katılmamız gereken, kaçamayacağımız, kaçarsak ayıp etmekten çok daha kötüsünü yapmış sayılacağımız cenaze merasimlerinin hemen hemen hepsine Hülya katılırdı benim yerime. Gene de kendimi taca atamadığım zamanlar olurdu ister istemez. Onun osu ölmüş, hastaydım deyip gitmeyebilirsin, bunun busu ölmüş, işim çıktı deyip joker atabilirsin, şunun şusu ölmüş, evine mevine taziyeye gidip idâre edebilirsin; iyi hoş da, Hülya’nın bir şeysi ölünce ne yapacaksın? İşim çıktı mı diyeceksin kendi karına? Ay çok hastayım falan mı diyeceksin? Kendi evine taziyeye mi geleceksin? Mecbur gidiyordum o zaman. Ama çok gönülsüz gidiyordum tabii, Hülya da bilir, anlayış falan bir yere kadar, kendi cenazesine bekler tabii kocasını, ben olsam ben de beklerim, ama gene de her seferinde hiç utanmadan şansımı deniyordum: “Yaa ben gelmesem Hülya? Biliyosun işte. Şey oluyorum.”

“Cehennemin dibine kadar gelme.”

Dedim ya, anlayış da bir yere kadar; ayaklarım geri baka baka gidiyordum yani; ama çok kötü oluyordum ondan sonra. Günlerce kendime gelemiyordum. İnşallah diyordum, bunun  bir şeysi daha ölmez uzun zaman.

Ama ölüyordu.

Öldü.

Almancı Bekir eniştesi vardı bunun; teyzesinin kocası. Çok iyi bir adamdı. Her yaz Ankara’ya gelir, senelik iznini burada geçirip geri dönerdi. Emekli olunca Ankara’ya yerleşti, pat, hastalık çıktı adamcağızda: Kanser. Hadiii, beni aldı bir düşünce: Bekir enişte ölürse ben ne yaparım? Ki ölecek, biliyoruz, dördüncü evredeymiş lanet illet, kurtuluş yok. Hülya gidip geliyor, ben gidip geliyorum, beraber gidip geliyoruz, eyliyoruz, yüzlüyoruz Bekir enişteyi, moral vermeye çalışıyoruz, en çok da ben gayret ediyorum sıkı dursun, epey bir vakit yaşasın, hâttâ mümkünse kanseri yensin, ben ölünceye kadar ölmesin ki cenazesine gitmek zorunda kalmayayım. O benimkine buyursun gelsin. Başımla beraber.

Derken bir mucize oldu; tedavi için Alman emeklilik fonundan faydalanmaya karar verip Almanya’ya gidiverdi Bekir enişte. Ama ben nasıl seviniyorum; sanki iyileşmiş adam, veya sanki Almanya’da ölecek olursa getirip buraya defnetmeyecekler. Ne seviniyorsun; öyle de gideceksin o cenazeye böyle de gideceksin. Gene de seviniyorum, elimde değil.

Öyle sevin sevin derken haber geldi Almanya’dan: Bekir enişte sizlere ömür. Hülya ağlıyor falan, ben hem onu teselli ediyorum, hem bir umut, ağzını arıyorum:

“Şeyde mi defnedeceklermiş? Almanya’da?”

“Ne saçmalıyon sen be?”

“Hayır… Ölüye eziyet olmasın diye yani… Sevaptır. Orda gömüversinler işte.”

“Hıı. Götümden korkuyom demiyon da.”

“Bak ayıp oluyo ama Hülya!”

“Sus. Piss!”

Sustum. Ne ölümden korkarım ne ölüden; bunu çok iyi bilir arkadaş. İkisinden korkan da kendisi aslında, ben değilim. Tut götür beni adli tıbba, otopsiyi baştan sona seyrederim, gözümü de kırpmam, hadi ölü yıkayacağız de, senden önce önlüğümü giyinir gelirim, bebek yıkarmış gibi yur yıkarım merhumu, şu kaza yerindeki cesetleri toplamak lâzımmış, bir el at de, elime poşet alıp organları doldururum içine; seve seve yaparım bu işi üstelik, görev sayarım. Bu. Hâlbuki Hülya gazetede bir ölü fotoğrafı görsün, bir sene kendi başına tuvalete gidemez. Bir de bana ne diyor utanmadan; götümden korkarmışım. Sen kendine bak. Ben sadece cenazeye gidemiyorum kızım. Olmaz mı? İnsanlık hâli. Herkesin türlü türlü fobisi var, benimki de cenaze merasimine katılma fobisi, ne yapayım?

Ama kaçış yok işte. Nimet Teyze uçağa atıp getirecek cenazeyi, Karşıyaka Mezarlığında merasim olacak, ben de paşa paşa gideceğim.

Öyle de oldu. O cenazeyi getirdi, biz cenaze evine koştuk Hülya’yla, Hülya Nimet Teyze’ye sarılıp ağladı, Nimet Teyze bana sarılıp ağladı, Nimet Teyze’yle kayınvalide birbirine sarılıp ağladı, Hülya Handan’a sarılıp ağladı, ben ölü evinde çok rahatımdır, güldüm güldürdüm, sohbet edip havayı dağıtmaya çalıştım falan ama hava zaten yeterince dağınıktı, ben olmasam da olurdu yani. Şöyle anlatayım; alzhemier’dan mustarip kayınpeder çişim geldi deyip on birinci kattan atlamaya kalktı, herkes kahkahalarla gülerken ben son anda yakalayıp tuvalete götürdüm, o da bu insanlığıma karşılık elime işedi, götürüp oturttum yerine, elimi iki saat sabunladım, Hülya’nın öbür teyzeleri geldi, kuzenleri geldi, yeğenleri geldi, herkes herkese sarılıp ağladı, çaylar demlendi, itiraflar yapıldı, kayınvalide “Ben aslında hiç sevmezdim rahmetliyi, beni çok kırdı ama çok iyi insandı nur içinde yatsın, çok severdim kendisini.” diye yalan söyledi, Nimet Teyze, “Sorma, beni de çok kırdı sağlığında rahmetli, hakkımı hiç helâl etmeyecem, ama helâl olsun.” dedi, Hikmet Teyze “Ölüyü hayırla anın anam, nooluyo size.” deyip ayar verdi kardeşlerine, sonra Nimet Teyze’ye döndü, “Bankada kaç parası varmış, öğreneydin bari ölmeden.” diye sordu, ağır ağır altın gününe döndü ortalık, Hakan da fotoğraf makinesini getirmiş, “Şöyle toplanın da bikaç fotoğrafınızı çekeyim.” dedi, herkes toplandı, Nimet Teyze içeri koşup ruj sürdü geldi, yok sülale fotoğrafıydı yok beni bi de şununla çek bununla çek, poz poz fotoğraflar çekildi, “Karnım acıktı, ne yemek yaptınız?” dedi Ayhan, Hülya’nın kuzeni olur kendisi, iyi çocuktur, Nimet Teyze elindeki akıllı telefonun ekranını büyüte büyüte bir şey gösteriyordu karşı komşuya, “Ölümüz var Ayhan, bi de yemek mi yapacaktık?” deyip Ayhan’a sitem etti, Ayhan gidip pide yaptırdı geldi, millet yemeğe gelmiş gibi itişe kakışa yedi, kayınpeder gene balkona gidiyordu, bu sefer Hülya’nın koştuğunu görünce ben görmezden geldim, Hülya gene kahkahalar eşliğinde yarı yolda yakaladı babasını, tuvalete götürdü, getirip yerine oturttu, ondan sonra o da gidip iki saat elini sabunladı, bu sefer ben kahkahalarla güldüm, derken vakit geldi, neşem kaçıverdi benim. Cenazeye gidiyorum, aklım çıkmış, boru değil. Bir taraftan da telkin ediyorum kendime: “Ölüden zombiden korkmazsın, hortlaktan zırtlaktan korkmazsın, tabuttan kefenden korkmazsın, cenaze merasiminin nesi var; niye korkarsın ondan?” Telkinin bini bir para, ama nafile. İnsan kendine söz geçiremiyor. Sanki hazır oraya gitmişken “Tutun, kaçırmayın!” deyip beni de gömecekler. Titriyorum bildiğin.

İndik aşağıya üçer beşer. Arabalara biniliyor, ben “Gel bizim arabaya!” diyeni reddediyorum; denk getirsem kaçacağım, ortalığın tenhalaşmasını bekliyorum; Hülya’nın gönlünü bir şekilde alırım nasıl olsa. “Hadi gel…” dedi arkamdan biri, “Benim arabayla gidiyoruz.” Kim olursa olsun hayır diyeceğim, kararlıyım, bir döndüm karşımda Ayhan, yanında da Hülya. “Nerde senin araba?” dedim yutkunarak. “Karşıya park ettim.” dedi. “Yürüyün.”