Sezgin Kaymaz Epigrafları

 

 

 

Okurlarının çok iyi bildiği Sezgin Kaymaz kitaplarının epigrafları bir başka güzeldir. Bölüm başlarında ayrı birer hikâye gibi derinlere götürürken hikâyelerle bütünleşmesi okuyanı şaşırtır, keyif verir, heyecanlandırır. Her biri ayrı ayrı paylaşılmaya değer “Usta” bir rehber olan Sezgin Kaymaz epigraflarını “Ustalara saygıyla” bir albümde topluyoruz.

Benle Oynama – 2

Şimdi empatım ya ben; çok fena duygudaşıyım ya herkesin, Zafer de bana müstakbel ev sahibimin telefonunu verdi, ben de arayıp randevu aldım da adam da meğer Onkoloji’de doktormuş da ben de tıpış tıpış Onkoloji Hastanesi’nin yolunu tuttum ya; On İkinci Caddeden başlayarak karşılaştığım ya da uzağımdan geçen, gözümün iliştiği bütün insanları potansiyel birer hasta ya da hasta yakını olarak görmeye başladım doğal olarak. Hastane civarında oturan kim var kim yok o amansız hastalıktan nasibini almış gibi bir hissiyat içindeydim. Otobüs durağına koşturan, dolmuşa bineceğim diye itişen, pastaneye giren, bakkaldan bir paket sigara alıp çıkan, karşıdan karşıya koşarak geçen, işportacıyla pazarlık yapan, bakma neşeli göründüklerine, isterse türkü söyleyip el çırpan her Demetevler sakininde derin bir hüzün görebiliyordum. Hastalığın hüznü elbet. Empati böyle bir şey. Mezarlığa bakan bir evde otursa insan, ölümün havasına girmez mi? Ben de kanser doktorunun evini tutmaya gidiyorum, kanser havasına girmişim çoktan, her gördüğümü teselli edesim var; elimde değil.

Demetevler On İkinci Caddenin bütün sakinleri ya hastaydı ya hasta yakını bence. Herkese anlayış göstermek istiyordum. Ne zaman hastaneye gitsem böyle olurum zaten. Sabiş’in yanında hastanelerde, sağlık ocaklarında, doğumevlerinde büyümüşüm, et, amniyos, kan ve ter kokan kadınların kalçaları hizasından bakmışım hayata; doğum sancısı çeken teyzelerle doğum sancısı çekmişim, spiral taktırmaya gelip içinde forseps unutulan teyzelerle bir olup üç ay içimde forsepsle dolaşmışım, hastayla hasta olmayı öğrenmişim ben. Duygudaş, derttaş, sırdaş, gönüldaş olmayı öğrenmişim. Çoktur öyle kendimi herhangi bir hasta yakını yerine koyduğum için can ciğer doktor arkadaşlarımı, “Hiçbirinizde insanlık kalmamış lan!” diyerek durup dururken kırıp döktüğüm. Tabii kendimi hasta yakınından dayak yiyen doktor arkadaşlarımın yerine koymalarım, hasta yakınlarına pis pis bakmalarım da çoktur. Böyleyim ben. Böyle yaratmış yaratan.

Yola devam.

Metro durağının yanından geçtim. Yerin altından yeryüzüne çıkan her şahıs üzgün, durgun ve ziyadesiyle suskundu bana göre. Durağın adına bak çünkü: Onkoloji Durağı. Yuh! Sıradaki ne? Morg Durağı mı? Düşünmezler mi hiç, şu durakta o kadar vatandaş indi bindi yapacak, girdi çıktı yapacak, kaldırıp kafasını bir de bakacak ki tepede kocaman bir tabela: Onkoloji Durağı. Nerde insanlık?

Çok doluyum çok. Bu amansız hastalığın ağır atmosferi altında eziliyorum. Kendi adıma değil, hastalar adına, onların kaygı içindeki yakınları adına. Hem duygu doluyum, hem de anlayış doluyum. Balkondan yarı beline kadar sarkmış, komşusunun kafasına kafasına halı çırpan kadını enikonu anlıyorum meselâ. Zevkinden çırpmıyordur kadıncağız, kim bilir hastası ne durumdadır diye düşünüyorum. Aklı başında mı bakalım? Ne gezer! Kolay mı?

İşte böyle düşünüyorum.

Karşı kaldırıma geçmişim dalgın dalgın. Bir dolmuş beni çiğneyip geçse şoföre de anlayış göstereceğim. O derece yüklüyüm. Bak işte… Köşede bir çay ocağı. Kapı yok, baca yok. Üstüne karpuz sergisi gibi hasır güneş siperliği çekmiş adamcağız. Niye hasır, bir durup düşünmek lâzım, keyfinden mi hasır? Hayır efendim! Kesin Onkoloji’de yatan bir hastası vardır bunun, masrafı büyüktür, daha iyi bir siperliğe gücü yetmemiştir yazık. Aaah ah!

Yola devam ettim. Karardıkça kararıyordu içim. Nasıl kararmasın, hastaneye yaklaştıkça her şey değişiyor bir kere. Deminkiler, On İkinci Caddeyle bura arasındaki yolda, daha geride bıraktıklarım hasta yakınıydı meselâ, ama buradakiler hasta resmen. Binalar hasta, elektrik direkleri hasta, gelip geçen arabalar hasta, çöp bidonları hasta, sokak kedileri, köpekler, kargalar hasta, insanlar zaten hasta. Öyle ya, önümde Onkoloji Hastanesinden başka bina yok artık. Kanserden başka menzil yok. Al buyur! Üç kişi geliyor karşıdan, biri, sadece gözleri, burnu ve ağzı açıkta kalacak şekilde kafası beyaz sargılar içinde gençten bir çocuk. Kaşları yok, kirpikleri yok. Bir yanında annesi olduğunu sandığım, erimiş gitmiş bir kadın var, öbür yanında da babası olamayacak kadar gençten bir adam. Belki dayısı. Empatilerden empati beğeniyorum birbirimize yaklaştıkça. Bir o çocuk oluyorum, sargılı, kaşsız kirpiksiz, hem hastalığın kederi çöreklenmiş yüreğime, hem de o çocuk olmuş hâlimle bir dönüp o çocuğun annesi, bir dönüp dayısı oluyor, ayrı ayrı hem kendim hem onların her biri için üzülüyorum. Yanıyorum yanıyorum. Genzimden yukarı sert bir hıçkırık yükselmiş, tutamadım kendimi. Tam yanımdan geçiyorlardı o sıra, dönüp bana anlayışla baktılar. Nasıl kötü oldum ben. Benim sizi anlamam lâzım, anlaşılmayı hak eden sizsiniz.

Adım adım yaklaştım hastaneye. Artık kimi görsem onunla hemhâlim; hepsi kanser çünkü. Ne çok hasta varmış!

Devam!

Hastanenin görüntüsünde bir falso var. Evet, daha önce de iç açıcı bir hastane binası görmedim ama bu hepsinden beter. Hasta olan bina bizzat. O kadar hasta duruşlu, o kadar sararmış solmuş, o kadar marazlı bir bina ki Onkoloji, içindekilerden daha hasta kendisi. Duvarları çöl rengi, bahçesi çöl bizzat. Demir, salak bir kapı var girişinde. Açık kalmaktan paslanmış, yerinden kıpırdatamazsın. Nizamiye falan zaten hak getire.

Benle Oynama -6

Mendilim vardı. Pek taşımam aslında da nasıl olmuşsa kalmış cebimde. Çıkardım verdim, o ağzını burnunu silerken ben de düşünüyorum; “Kader…” diyorum, ki her zaman inanmışımdır kadere ben. Şimdi ben olmasaydım bu adamcağız ağzı burnu akmış, gözleri yaş içinde yakalanacaktı oğluna, onun da morali zaten bozuk, bir de bakacaktı ki babası bile ümidi kesmiş, moral olmayınca devâ da olmaz, hastalık hızla ilerleyecekti; iyi ki olmuşum, iyi ki bizim ev sahibi evi müteahhide vermiş, iyi ki Zafer bize bu Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısının evini bulmuş, iyi ki adam bana bugüne randevu vermiş, iyi ki de çıkmış gelmişim bu saatte. İmânı tazeleniyor insanın. Utanmasan, iyi ki oğlan beninin kafasını uçurmuş bile dersin; o derece. Şaka maka, sayemde bir hayat kurtulacakmış gibi hissediyorum. Buraya boş yere gelmiş olamam değil mi?

Tam ben böyle derin derin felsefe yapıyorum, aklımı okumuş gibi “Ben kadere çok inanırım…” demesin mi adam birden? Ondan sonra da tutup demesin mi “İyi ki geldin, iyi ki karşılaştık bugün.” Ne diyeceğini de bilemiyorsun. “Sebepsiz kuş uçmaz tabii…” filan gibi bir şeyler geveleyecektim, “Ben de neler diyorum kardeşim, kusuruma bakma ne olursun…” diye devam etti. “Dertsiz olan buraya niye gelsin, keyfinden değil herhâlde. Kendi sıkıntıma dalınca… Çok pardon. Sakın sen de?.. Senin de? Şey olmasın? Kemoterapi falan?” Ayna gibi kafama bakmamaya çalışıyordu şimdi.

Gülsem ayıp olacak, çok şükür kelliğim kalıtsal desem lâfın ucu başka yere gidecek, kendimi onun yerine koyup o olsaydım en kanıma dokunmayacak açıklama ne olurduysa onu yapmaya çalıştım:

“Yok. Benimki şey değil. Birini görmeye gelmiştim de.”

“Ne mutlu sana!” dedi içli içli. Hemen toparladı: “Ne mutlu derken… Hasta ziyareti falan değildir inşallah?”

Hafiften güldüm artık, “Değil değil.” dedim. Ne desek başka yere gidiyordu lâfın ucu. “Ben şeyi görecektim… Başhekim yardımcısı şey bey… Necdet veya Nejat gibi… Şuraya yazmıştım.”

Cebimdeki not kâğıdını çıkarmaya kalmadan, “Nejat Kılıç mı?” dedi.

Elimi cebimden çıkarttım. “Evet?” dedim şaşırarak. “Yoksa siz de mi ona…”

“Ona tabii…” dedi azıcık da kendi gülümseyerek. “Bak kader dedik, iyi ki geldin dedik, görüyor musun şu işi, bizim Nejat’a gelmişsin sen de. Çocukluk arkadaşımdır 0benim. Canımız yanınca ilk onu aradık tabii. Hayırdır? Senin ne işin var ki Nejat’la? Hastan da olmadığına göre?” Sigara uzatıyordu gene. Aldım, ama deminden bozuk olduğum için Dupont’unu almadım bu sefer, kendi çakmağımla yaktım.

“Evi varmış…” dedim, “Yenimahalle’de… Bahçeli, müstakil…” İçimden de Allah diyorum bir taraftan, acaba diyorum bunun çocukluk arkadaşıymış madem Nejat Bey, biz de bunla az dertleşmedik, bir güzellik yapsaşimdi bu, aracı olsa da dese ki bana bak Nejat, bu adamdan depozito almayacaksın ulan falan? “Bizde de kedi köpek çok olduğu için başka ev tutamıyoruz yani. Mecburen…” Bir de günahını aldıydım adamın o kadar zenginsin burada ne işin var diye. Bak, iyi ki gelmiş görüyor musun? İnsanoğlu ne fena yahu. Hani ben empattım?

O da yeni bir sigara yakmıştı. “Haa…” dedi kıymetli Dupont’unu dalgın dalgın inceleyerek. “Demek evini kiralayacaksın bizimkinin?”

“Dediğim gibi…” dedim, “Mecburiyetten. Ev sahibimiz oturduğumuz evi durup dururken müteahhide verince, kaldık o kadar hayvanla sokakta. Yani daha tam mânâsıyla kalmadık da, evi tutamazsak diye söylüyorum…”

Dupontçuğunu cebine attı. Aman at! Yedik çünkü. “Dur yahu…” dedi bir coşkuyla, “Neredeyse özür dileyeceksin hasta olmadığın için. Dur, sakin ol. Hâllederiz. Demedik mi kader mader? Ben de konuşurum Nejat’la.” Saatine baktı, etrafa baktı, canı sıkılmış gibi tükürdü attı yeni yaktığı sigarayı, içi almıyordu demek, topuğuyla ezdi. “Bir gelemedi hazret!” diye homurdandı. Öfke yoktu sesinde; sitem vardı. Ey Nejat diyordu sanki, gel be kardeşim, gel de iyi bir şeyler söyle bize.

“Gelmemiş mi daha?” dedim. Öyle ya; bir gelemedi falan dediğine göre? “Sordunuz muydu siz içeriye?”

“Ne bileyim?” dedi, “Salak salak konuşuyorum işte.”

“Aman estağfur…”

“Yok yok… Öyle. Hem diyorsun ki bir an önce görüşelim de ne haber alacaksak alalım, hem de diyorsun ki alacağımız haberi ne kadar geç alırsak o kadar iyi, aman diyorsun, daha gelmemiş olsun, geciksin gecikebildiği kadar.”

Ne kadar iyi anlıyordum onu. İnsan kara haberi almak için niye sabırsızlansın?

Da… Keşke konu şu Nejat’ın evini bağlama işinden bu kadar çabuk sapmayaydı. Ufak bir manevra yapayım dedim: “Yani benim de şu ev kiralama işim olmasa hayatta gelmezdim buraya…” Manevram boşa gitmesin diye ondan aldığımı ona sattım: “Ne demişler? Allah hastaneye düşürmesin, ama hastanesiz de komasın.” Ne dediğimi ben de anlamamıştım.

İlk cümlemle ikinci cümlem arasındaki derin anlam uçurumunu kestirmeye çalışırmış gibi gözlerini kısarak baktı bana, kaşlarını çattı, beli belirsiz kafa salladı, “Çok haklısın…” dedi, “Yerden göğe haklısın.” Demek ki o anlamış. “Ama bak ne geldi aklıma… Sebep şu veya bu, değil mi ki bugün beraber düştük hastaneye, bak sakın yanlış anlama… Yani düşündükçe, bu karşılaşmamız tesadüf değildir diye düşünüyorum… Bak kardeşim… Benden sana büyük yemin… Şu Nejat’la bir görüşelim… Muayene, tahlil, biyopsi, patoloji…” Zor konuşmaya başlamıştı. “Neyse ne…” Yutkundu. “Bir tamamlayalım işi, bir temiz çıkalım…” Gözleri de dolmuştu şimdi. “İşte sana bir kere daha yemin ediyorum, sakın yanlış anlama, Nejat’ın evinden çok daha güzel bir müstakil evim var benim Eryaman’da. Köşe tripleks… İki yüz metre kare de bahçe, aslanlar gibi…”

Adama bak, hem ağlıyor hem iş koyuyor bize. Nejat’ın müşterisini çalıyor resmen. Buna acıyanda kabahat zaten. “İyi de…” dedim fazla terslememeye çalışarak; “Orası bizim için çok uz…”

“Kira almayacağım senden…”

“Çok güz…”

“Dedim ya yanlış anlama diye… Adağım olsun bu benim. Geç ailenle otur paşa paşa. Oturduğun müddetçe bir kere çık dersem, bir kere kira dersem, bir kere evi eskittin, iyi bakmadın dersem şu tek evlâdımın da hayrını görmeyeyim. Sal hayvanlarını bahçeye, yap mangalını, sere serpe otur, keyfine bak.”

Şu adamın güzelliğine bak.

“Aman abicim… Kira ödemeden de olmaz ki ama!”

Elini kaldırdı. “Tartışmıyorum…” dedi, “Kararımı bildiriyorum. Adak diyorum kardeşim, adak. Bunun dönüşü yok. Yeter ki iyi bir haber alayım bugün.”

İnsan felsefe yapmak istiyor orada. İşte tesadüf diye bir şey yokturdan tut, sen beni anlıyorsun ben seni anlıyorum, demek ki empati güzel bir şeye kadar. Niye buraya geldik, niye bu saatte, tam da karşılaşacağımız bu dakikada geldikten tut, demek ki varmış bir hikmetine, ben sana bir mendil verdim sen bana huzur verdine kadar. Ama yapamıyorsun felsefe melsefe; yalakalık gibi olacak çünkü. Susup kalıyorsun. Yutkunuyorsun, gözlerin buğulanıyor falan. Hem ne hakkın var adamın korkusundan nemalanmaya, buraya bu saatte denk gelmiş olmanla bunun ne alâkası var diyorsun kendine, hem de diyorsun ki Allah’a adak adıyor adamcağız, ha deve kesip yedi mahalleye dağıtmış, ha boş duran evini sana bedavadan vermiş, kendini adamın yerine koy diyorsun, sen olsan yapmaz mıydın diyorsun falan. “Ben de her zaman inanmışımdır kadere…” dedim zar zor. “İnşallah çocuk temiz çıkar da… Ev olmasa ne gam?”

“İnşallah!” dedi hıçkırarak. Çok kötü bırakmıştı bu sefer kendini. Hiç ellemeyeyim, rahat rahat ağlayıp akıtsın zehirini diye düşünüyordum ama oğlan köşeyi dönüverdi.

“Aman abi…” dedim, “Geldi seninki. Sakın arkana bakma, kaybol. Git bir su falan çarp yüzüne. Ben onu oyalarım.”

Müstakbel ev sahibimin oğlu yaklaşırken müstakbel ev sahibim tek kelime etmeden, hıçkırığını yumruğuyla boğarak Başhekimlik kapısından içeri attı kendini.

Sohbet Baldan Tatlı – 1

Rahmi’yle beleş ziyafet peşindeydik. Bahçede kendimize oturacak yer ararken gözüme takıldı Bekir. Okulda görür dururdum. Cıvıl cıvıl, can bir şeydi, Rahminin liseden sınıf arkadaşıymış üstelik. “Tanıştırsana oğlum. Bir gün eve al gelsene. Çaya falan.” dediydim kaç sefer de “Allah yazdıysa bozsun!” deyip konuyu hızla kapattıydı. Ee, küs falan mısın? Yoo, değilim. Kötü bir çocuk mu? Yoo, mis gibi; hiçbir kötülüğünü görmedim yukarda Allah var. Niye getirmiyon o zaman? “Anma…” diyordu. “Anma şunu. Gelir melir…”

Allah Allaah.

Şimdi tam karşımda duruyordu ne güzel. Kısmet. “Bak…” dedim Rahmi’ye, “Gerçeklerden kaçılmıyor. Senin Bekir de buraya gelmiş.”

Yüzü değişti bizimkinin. “Vallaha mı?” dedi iç çeker gibi bir sesle. “Nerde, hani?” Kıpırdayamıyordu. Yılan gören fare gibi donmuş kalmıştı.

“Nooluyo lan?” dedim, “Ne bu telaş? Aranızda kötü bi şey mi geçti? Nooldu?”

“Sus!” diye fısıldadı. “Nerde şu an?”

“Hayırdır inşallah!” deyip “Ensenin beş metre gerisinde.” diye tarif ettim. “Şen şakrak sohbet ediyor biriyle. Nasıl hayat dolu.” Olur ya öyle; birini görürsün kanın kaynayıverir. Bu çocuğa kaç zamandır kaynıyordu benim kanım. “Hadi çağır da bi tanışalım şunla.”

“Bana bakmıyo di mi?” deyip yanaştı yanıma, ellerini göğsüme dayadı, boynu tutulmuş gibi hiç sağına soluna dönmeden geri geri itelemeye başladı. “Aman!” diyordu bir taraftan da. “Bak vallaha şimdi olmaz. Anlatırım bir ara. Kaç.”

“Nooluyo aslanım?” dedim, “Hani mis gibi çocuktu? Naaptın? Borç falan mı taktın?”

“Lan anlatırız dedik ya…” Etrafımdan dolaştığı gibi uzaklaşmaya başladı. Arkasından koşup yetiştim. Nefesi sıklaşmıştı.

“Lan nooldu diyorum aslanım?”

“Konuşturma beni. Geliyosan gel. Yürü. Sus. Arkaya bakma.”

Neredeyse koşuyordu.

Yere serilen dört sofranın da epey bir uzağına, arka bahçenin tenha bir yerine gelince durdu nihayet. Alı al moru mordu. “Arka kapısı yok mu lan buranın?” dedi telaşlı telaşlı.

“Ne bileyim yaa?” dedim. Sinirleniyordum yavaş yavaş. “Anlat bakalım. Niye kaçtık biz?”

“Bırak şimdi bırak.” dedi. Alnı boncuk boncuk terlemişti. “Daha kaçamadık. Hele bi kaçalım hayırlısıyla, anlatırım.” Gözleri fırıl fırıl dönüyor, bir çıkış noktası arıyordu.

“Allah Allaah!” dedim. Olur ya öyle; biri bir şeye merakla bakmaya başlarsa sen de başlarsın bilir bilmez. Ben de bakınıyordum var mı bir başka çıkış diye, ama yoktu. “Şimdi sen ciddi ciddi diyosun ki yemeği falan bırakalım kaçalım… Öyle mi?”

“Öyle!” dedi. Arka bahçede bizden başka kimse yoktu ama o fısıldayarak konuşuyordu.

Sırıta sırıta elimi cebime atıp sigaramı çıkarttım, tepesine vurup paketi burnuna uzattım.

“Yak.”

“Aslanım…”

“Yak lan! Bak valla giderim şimdi ön bahçeye, bulurum o çocuğu, Rahmi seni çağırıyo derim. Anlatacaksın!”

“Allah belânı versin!” deyip sigarasını yaktı. Duvarın dibine sinmişti resmen. Elleri dudakları dizleri tiril tiril. “Anlatacam ama…” dedi ilk nefesini salarken, nefesi tiril tiril, “… yakalanırsak günah benden gitti. Demedi deme.”

İşin dalgasındaydım ben. “Ne yapar ki yakalarsa?” dedim. “Döver mi? Tekvandocu mu bu? Ninja mı?” Adam aşağılamanın en kolay yolu onun korkularını hafife almaktır. Olur ya öyle.

“Kafa yapma yaa…” dedi. “Sordun, söylüyoruz. Dinle. Bu Bekir var ya… Çok acayip hoşsohbet bi çocuktur tamam mı? Dinlemelere doyamazsın. Çok da iyi bi çocuktur. Melek melek. Ama işte… Olmaz yani… Deli eder adamı. Sinirlerini bozar. Bak bi dinle beni, bi gidelim şurdan, evde teferruatıyla anlatırım.”

Neydi bu şimdi? Çok iyi bir çocuk, hâttâ melek, ama kaçmamız lâzım bundan. Neydi yani? Hiçbir halt anlamamıştım. “Yok öyle yaş dava!” dedim. Ama bir taraftan da ciddi ciddi korkuyor Rahmi, ikna olacak gibi değil, can evinden vurayım dedim; midesinden, cüzdanından: “Aç karnımızı doyurmaya gelmedik mi oğlum buraya? Bu kadar da otobüs parası harcadık, bi de salak gibi eli boş gönlü hoş mu döneceğiz eve? Neymiş? Çok hoşsohbetmiş, çok da iyiymiş, melekmiş bile, ama işte olmazmış. Yok yaa! Çabuk anlat adam gibi. Geberiyorum acımdan. Ne yaptı bu Bekir sana?”

“Anma.” dedi. Mideyle cüzdan bir kâr etmemişti demek. “Anma diyorum yaa. Gelir melir.”

Güldüm. “Cin mi lan bu andık diye gelsin?”

“Gelir…” dedi. Kafasını baykuş gibi çeviriyor, boynunu içine çekiyor, sigarasını somururken avuçlarını keşler gibi yanaklarına kapatıyordu. “Anlamıyosun.”

Anlamıyordum, evet. Üç belediye otobüsü değiştirmiştik şu sofralardan birine çökeceğiz diye. Mis gibi etli pilav dökmüşlerdi kazan kazan, bir de kokuyordu ki mübarek. Zaten açız.

“Anlamıyorum valla.” dedim. “Doğrusun.”

Ağzının içinden sövüyordu homur homur. “Nerden buldun burayı amına koduğumun çocuğu?” dedi. Beni kastetmiyordu herhâlde. Sırıttım. “Biz nerden bulduksa o da ordan buldu.” dedim. “Ee, hani iyi bi çocuktu bu? Niye sövüyon?”

“Sen de doğrusun.”  dedi. “Ayıp ettik…” O sırıtmıyordu. “De işte… Bildiğin gibi değil. Yapışırsa bırakmaz, pişman olursun.”

Bak bunu ilk defa söylüyordu. Yapışırsa bırakmazmış. “Bak bunu ilk defa söylüyon…” dedim. Bunaltır demek istiyordu galiba. “Ama sıkar onun orası biraz. Bunaltırsa silkeleriz yakamızdan, gider işimize gücümüze bakarız. Ne demek bırakmaz?”

Ufaldı, küçücük kaldı. Gövdemin gerisine saklanıyordu. “Daha doğrusu sen bırakmazsın.” dedi. “Bırakamazsın. İnsan kendi isteği hilâfına hiçbir şeyi yapamaz.”

Felsefeciydi arkadaş.

“Bak bak baak…” dedim. Ben de mantıkçıydım. “Kurtulmak istiyorsam kurtulmak istiyorumdur; buz gibi de yaparım. Çelişiyon kendinle.”

İç çekti. “Ama bu öyle değil işte. Kurtulmak isteyemiyosun. Bu öyle bi şey.”

“Hadi lan! Çakma Sokrates. İstiyom, var mı?” Saçma sapan konuşup benim inadımı kabartıyordu. Olur ya öyle, yüzmeyi daha yeni öğrendiğin hâlde inadından boy vermeye kalkarsın. “Sıkıyosa gel!” Serçe parmağımı çengel yapıp burnuna uzattım.

Sohbet Baldan Tatlı-4

İmdat!

İmdat diyorsun ama gene de gidiyorsun uçurumun kıyısına, olur ya öyle, ille de aşağıya bakacaksın. Hadi baktın, geri çekil.

I ıh.

Çekilemiyorsun.

Sus!

Susamıyorsun.

“Allah Allah?” diyorsun meselâ. “Sende de ne maceralar varmış yaa.”

Kaçamıyorsun çünkü, dili o kadar tatlı ki pezevengin, o kadar şerbetli, o kadar yapışkan ki, öyle bir iştahlı anlatıyor, öyle bir merak uyandırıyor ki, hiç de öyle zannetmediğin hâlde her an ilginç bir şey söyleyecek zannediyorsun ister istemez, merak etmediğin hâlde merak ediyorsun, tutsan da tutamıyorsun çeneni, sormak istemediğin hâlde soruyorsun.

Cevap: Sıfır. Yok işte. Bir bok yok.

Hadi bakalım örümcek ağına yakalanmış böcek gibisin ondan sonra, her kımıldandığında daha bir sıkı yapışıyorsun dolaşıyorsun, ağlar her yanına sıvaşıp bulaşıyor. Şunun da farkındasın eşşek gibi; ikinizin arasında değil bu irâde savaşı. Seninle senin aranda gene. Çocuk seni zorla tutmuyor çünkü, zorla anlatmıyor. Sen onu fiştikliyorsun anlat anlat ille de anlat diye. Ve böylece Rahmi’nin neyi kastettiğini bir kere daha anlıyorsun hazin hazin, bu oğlanı görür görmez niye katır tepmişe döndüğünü biliyorsun artık, niye kaçacak delik aradığını, niye hoşsohbet deyip deyip sövdüğünü idrâk ediyor, sağlam bir aydınlanma yaşıyorsun. “Artık kaçamazsın!” diyor bu aydınlanma sana. Dolayısıyla da bir boka yaramıyor. Zaten kaçamıyordun, “Zaten kaçamıyorsun!” diyor içindeki ses. Olur ya öyle, bildiğin şeyi tekrar eder durursun marifetmiş gibi. İş mi şimdi bu?

Dinledim durdum ben tabii. O az daha anlattı, ben az daha dinledim. Az daha diyorum ama zaman kavramım kalmadığı için ne dediğimin önemi yok. Başlıyor, yemliyor, bakarsın bu sefer düşmem tuzağa diyorsun, tavuk gibi gıt gıt gidiyorsun o yemlerin peşinden. Kerp! Kapanıyor tuzak. Tamam lan, yeter artık diyorsun; bunu der demez de diyorsun ki bu sefer de anlatmadı ama ya bir dahaki sefer çok güzel bir şey anlatırsa?

Umudum Rahmi’de, kendimden umut kesmişim çünkü. Gelse şimdi diyorum, hadi ben yemeğimi yedim, yürü gidelim dese, koşa koşa gitsem diyorum, daha bunu derken de itiraz ediyorum kendime, dur şunu da dinleyeyim, hemen gelmez inşallah Rahmi. O ara soruyorum kendime: “Rahmi’nin adı neydi yaa?” Darmadağınım. Çaresizim.

Dinliyorum…

Oyuncak arabaya çok meraklıymış bu. Ama bildiğim oyuncaklardan değilmiş bunun dediği oyuncaklar. Orijinal arabanın seensiyle modeliyle bire bir minyatür kopyasıymış. Bir motoru eksikmiş, onun haricinde aslında ne varsa bunda da aynısı var. Senelerce almış almış biriktirmiş, o kadar oynamak istediği hâlde demiş şu markanın da kopyasını alayım öyle oynayayım, bu markanınki de olsun, hepsiyle birden oynayayım. Evlerinde bir büfe varmış bunların, camekânlı kısmında sergilermiş dizip; bakıp bakıp iç çekermiş, hiçbirine el sürmemiş o kadar zaman, hepsi aldığı günki gibi duruyor öyle. Sonunda demiş bu işin sonu yok; habire yeni markalar çıkıyor, yeni modeller çıkıyor, hadi en iyisi ben artık oynayayım. Gitmiş büfenin önüne, sürgülü camı usulca kenara çekmiş. Ama nasıl bir iştahlanmışmış, bildiğim gibi değilmiş.

Aklım olsa sormam değil mi?

Ama yok.

“Ee, oynadın mı bari?”

“Yok be kardeş. Gene oynayamadım. Gerisingeri ittim camı, döndüm arkamı çıktım. Hâlâ da oynayamam biliyor musun?”

Dinle dinle, bir şeylerden kurtulmam gerekiyordu ama neydi unuttum, açlığımı unuttum, Rahmi’yi unuttum, o kadar dinledin de ne dinledin dersen ne dinlediysem alayını unuttum, sigara sigara üstüne, macera macera üstüne, sigara içtiğimi unuttum, macera dinlediğimi unuttum, Bekir’in adının Bekir olduğunu unuttum, kendimi unuttum, hava kararmış, bahçe boşalmış, siniler kalkmış, evvelce orada bir dolu sini olduğunu unuttum, sinilerin kenarına çömelmiş bir yığın insan olduğunu unuttum, orasının neresi olduğunu unuttum, nerede olduğumu zaten unuttum.

“Çocuklar, hadi artık.” dedi bir teyze. “Bak, kimse kalmadı.”

Ayılır gibi oldum bir nebze. Rahmi çoktan kaçmış. İbne!

Bekir saatine baktı. “Ooo…” dedi, “Saat olmuş kaç. Daldık lâfa, akşamı etmişiz, görüyor musun? Sohbet baldan tatlı tabii. Eh, bana müsaade.”

Hatırlamaya başlamıştım bir şeyler. Teyzeye “Tamam teyzecim, gidiyoruz.” dedim, döndüm Bekir’e, “Vallaha bırakmam!” dedim, “Bize gideceğiz. Şu bana anlattıklarını Rahmi’ye de anlatacaksın. Ben senin kadar güzel anlatamam çünkü.”

Heveslenmişti. “Zahmet vermesem?” dedi yalandan.

“Yok yaa, ne zahmeti. Bizim ev bekâr evi oğlum bildiğin. Allah ne verdiyse oturur yeriz, sen de o arada… Yarın da Pazar hem. Rahmi çok bahsettiydi senden. Sabaha kadar anlatırsın işte.”

“Valla bende lâf çok…” dedi bir havayla. “Anlatırım yani. Sohbet baldan tatlı.”

Fakat intikam da sohbetten tatlıydı. Yol boyunca kafamı beynimi yatırıp kaldırıp sikmesine razı olup götürdüm bunu eve, Rahmi’yle ikisini çattım birbirine, o Rahmi’ye anlatır, Rahmi çaresiz çaresiz “Ee, başka?” deyip deyip yutkunurken geçtim odama yattım bir güzel. Kafam öyle bir boşalmış ki, deliksiz uyumuşum. Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Bu ikisi hâlâ sohbet ediyordu. Rahmi beni tanıyamadı yavrum.

Tombul Tombul Memeler – 1

Bir Cumartesi günüydü. Çalış çalış, yaz yaz nereye kadar; sabaha karşı indim alt kata, buraya kadar bir şey yok, ben inince Yasemin salağı hortladı kalktı hemen, koşup mama kovasının önüne dikildi, o dikilince Betül de geldi dikildi, derken Ayşegül, derken baktım Timur da kalkmış hırlayıp gürlüyor, hadi şunları doyurayım bari dedim, saat de zaten beşi geçmiş, mamalarını verdim, buraya kadar da bir şey yok, Hülya “Bi uyutmadı amına koduklarım.” diye homurdandı uzandığı yerden “Hadi sen az daha yat, ben bunları oyalarım.” dedim, onu tuttum, bunu okşadım, öbürünü azarladım, berikini şımarttım, sakinleştiler; ben de geçtim oturdum kanepeye, televizyon da açık, magazin programı seyrettim bayat bayat; son âna kadar bir şey yok.

Altıyı biraz geçiyordu, Hülya ayaklandı, ben de ikimize kahve almaya gittim mutfağa.

Ama artık bir şey var.

Memelerimde fena bir sızı! Sanırsın tam iki ucundan denk getirip arı sokmuş. Elimi bir atayım dedim öylesine… Anam! Bir acıdı; hoplamışım. Kavlim var kendimle, hastalansam, ölüp gebersem bile doktora gitmeyeceğim; inadım inat. Ama bu da bir pis duruma benziyor, nasıl gitmeyeyim şimdi? Vallahi böyle acı olmaz.

Yanıyorum yanıyorum. Ulan meme kanseri mi olduk diyorum içimden, Hülya’ya da renk vermeyeceğim ya, o Ayşegül’le oynar, Timur’u üşenmesin de çişe çıksın diye yalvar yakar ikna etmeye çalışırken çok rahatmışım, huzurum yerindeymiş gibi pozlar yapıyorum, kahveni soğutma falan diyorum.

Olmuyor. Kurtlanmışım bir kere.

Dayanamadım artık, çaktırmadan yukarı çıkıp banyoya girdim, kapıyı da sürgüledim üstüme, aynanın karşısında soyundum.

Baktım!

Lan?

Göğüslerim balkon yapmış, pembe pembe dikilmiş bir de. Tomurcuklanmışım. Ama nasıl seksiyim, anlatamam. Önce gülesim, eğlenesim falan geldi de nesine güleceksin, rezâlet.

Ee, ne yapacağım ben?

Doktora da gitmeyecektim güya. Aklımda güme giden “y” kromozomum geliyor hazin hazin. Cinsiyet mi değiştiriyorum diyorum, şey mi oluyorum, rüya mı görüyorum, nedir? Önden, yandan, çaprazdan geçip geçip aynaya bakıyorum, kara kara da düşünüyorum; ne yapsam? Dertlenip Hülya’ya anlatacağım şimdi, gözlerinden yaş gelinceye kadar gülecek, aylarca dalga geçecek. Yapar çünkü, biliyorum. Öyle bir huyu var, tökezlesen güler, düşsen güler. İnsan kocası düşünce koşup kaldırır değil mi; bu gülmekten yerlere yatar, fenalaşır, sen kalkar gider onu kaldırırsın. Bir defasında otobüsten inerken düştüydüm, beni bırakıp bunu kaldırmaya koştuydu millet, öyle bir dağıldıydı gülmekten. Ona söylenmez bu yüzden.

De… Hadi memelerim serpilip giderse? O zaman nasıl saklayacağım?

Hay arkadaş yaa! Bütün dertler beni mi bulur?

Çare yok, gideceğim bir doktora, bu da hangi branşa girer bilmiyorum ki, gitsem işte, desem böyle böyle, doktor bana bir çare. Herhâlde dünyada bir ilk değilimdir, vardır bunun ilacı milacı. Görürüm tedavisini, bakarsın geçer. Yok diyorum sonra, utanırım ben elin adamının karşısında memelerimi sallaya sallaya, gitmeyeyeyim en iyisi.

Baktıkça da daha büyük gibi gelmeye başlıyor insanın gözüne. Ya da dakika dakika büyüyor, ne bileyim?

Öyle düşün düşün, sırtıma tişörtümü geçirip çıktım banyodan, artık kafaya taktığımdan mıdır yoksa sahiden mi bilmiyorum, nasıl acıyor uçlarım. Aşağı inecektim, vazgeçip odama girdim, çekmeceleri karıştırıp şöyle daha bol gelen dökümlü bir tişört buldum, üstümdekini çıkarıp onu giydim. İçimden de dua ediyorum ki Hülya farkına varmasın. Sorar çünkü. N’oo der, bi yere mi gidecen sabah sabah? Niye değiştin tişörtünü?

Ben aşağı indim, o farkıma vardı:

“N’oo?” dedi, “Bi yere mi gidecen sabah sabah? Niye değiştin tişörtünü?”

“Yaa yok yaa…” dedim, “… bi şey dökülmüş galiba. Bi leke gördüm de…”

“Hıı…” dedi o ilgilenmiyormuş gibi, “… çok takarsın da öyle şeyleri çünkü. Niye değiştin, de bakayım.”

Gıcık. Taktı ya, üstüme üstüme gelir şimdi.

“Al o zaman…” deyip soyundum.

“Göbek mi gösteriyon bana?” dedi.

“Yaa yok be!” dedim, “Baksana kızım… Meme uçlarıma bak… Büyümüş.”

Baktı, suratını buruşturdu, “Aa, o ne be?” dedi, ondan sonra bir başladı gülmeye, sustur susturabilirsen. Yatıyor, yuvarlanıyor, el çırpıyor, perende atıyor, tepiniyor, amuda kalkıp evin içinde sekiyor, ben tişörtümü giymeye çalışırken yakalayıp memelerimi sıkıyor, nasıl da acıyor lânet, ciyak ciyak bağırtıyor, ben bağırınca daha beter gülüyor, yapma diyorum yapıyor, bayıldı bayılacak sevinçten; köpekler coşmuş biz de oynayacağız diye yavşıyor, onlar yavşadıkça Hülya daha beter gülüyor. “Yaa bi sakin ol!” diyorum dinlemiyor. Morardı kız gülmekten. Dinleyemez, huyu bu, bir tekme de o vurur; düşmeyeceksin.

Sinirim bozulmuş artık. Bunu hoplayıp zıplayan itleriyle baş başa bırakıp gittim kendime taze bir kahve doldurdum, çıktım bahçeye, sigaramı da yaktım, sıkkın sıkkın oturuyorum. “Allah da senin belânı versin!” diye ileniyorum kendime, “Ne demeye söylersin ki şuna?”

Az geçti geçmedi, elinde tişörtümle “Komşulara mı gösteriyon emciklerini?” diyerek çıktı geldi güle güle. Buna göstereceğim diye soyunduydum ya, çıplak çıkmışım meğer. Öyle bir sinirimi bozmuş.

“Adamda akıl mı bırakıyosun?” deyip aldım geçirdim sırtıma. Penye değince bile acıtıyor uçlarımı. Öne doğru eğilip oturdum şöyle, seninki gene koyverdi kendini. Kahkahalarla gülüyor bu sefer, bağıra bağıra gülüyor. “Komşular bozuk atacak!” deyip zor belâ gönderdim içeri. Sonra da belki beni çıplak gören olmuştur diye düşünüp kendim kaçtım. O gülmeye devam ediyordu hâlâ. Yatmış kanepeye sırtüstü, ayaklarıyla bisiklet çevirir gibi havayı tepe tepe kişniyor. Nasıl moralim bozuldu.

“Sen annengile gitmeyecek miydin bugün?” dedim. “Bak saate… Kaç olmuş.”

Baktı. “Yedi daha…” dedi. “Yarım saat daha güleyim, öyle giderim.”

Yarım saat daha güldü. O arada da espri yapıyor aklınca. Yok efendim ıslak tişörtle daha seksi olurmuşum, yok efendim siyahı çok severmişim ya ben, sütyeni de siyah takarmışım artık, yok efendim ped lâzım mıymış falan.

Aman ne komik.

Uyuz etti beni uyuz. Neden sonra hafta sonu bakımı için annesigile gitti de kafa dinledim biraz. Dinlediğim yok aslında; gümbür gümbür kafamın içi, kaygılarımı dinliyorum. Evhamlıyım çok. Bunlar daha da büyürse ne yaparım, nerelere giderim ben?

Allah’ım yaa!

Öyle otur otur, aklıma geldi birdenbire, dedim niye internete bakmıyorum? Fırladım bir heves, sen geri zekâlı Yasemin, oynamak için kalktım zannet, atla üstüme, tam da denkleyip ayı kadar iki patinle çak memelerime. Yandım yandım. Hayvan da şaşırdı ne bağırıyor bu diye. Küstü hemen. Küserse küssün, atlamayaymış.

Da…

Yahu arkadaş, geçmiyor bunun acısı; nasıl vuruyor ordan zonk zonk. Kâr kârdır deyip tişörtümü de çıkarttım artık, bari penye sürttürmesin.