Sohbet Baldan Tatlı – 1

Rahmi’yle beleş ziyafet peşindeydik. Bahçede kendimize oturacak yer ararken gözüme takıldı Bekir. Okulda görür dururdum. Cıvıl cıvıl, can bir şeydi, Rahminin liseden sınıf arkadaşıymış üstelik. “Tanıştırsana oğlum. Bir gün eve al gelsene. Çaya falan.” dediydim kaç sefer de “Allah yazdıysa bozsun!” deyip konuyu hızla kapattıydı. Ee, küs falan mısın? Yoo, değilim. Kötü bir çocuk mu? Yoo, mis gibi; hiçbir kötülüğünü görmedim yukarda Allah var. Niye getirmiyon o zaman? “Anma…” diyordu. “Anma şunu. Gelir melir…”

Allah Allaah.

Şimdi tam karşımda duruyordu ne güzel. Kısmet. “Bak…” dedim Rahmi’ye, “Gerçeklerden kaçılmıyor. Senin Bekir de buraya gelmiş.”

Yüzü değişti bizimkinin. “Vallaha mı?” dedi iç çeker gibi bir sesle. “Nerde, hani?” Kıpırdayamıyordu. Yılan gören fare gibi donmuş kalmıştı.

“Nooluyo lan?” dedim, “Ne bu telaş? Aranızda kötü bi şey mi geçti? Nooldu?”

“Sus!” diye fısıldadı. “Nerde şu an?”

“Hayırdır inşallah!” deyip “Ensenin beş metre gerisinde.” diye tarif ettim. “Şen şakrak sohbet ediyor biriyle. Nasıl hayat dolu.” Olur ya öyle; birini görürsün kanın kaynayıverir. Bu çocuğa kaç zamandır kaynıyordu benim kanım. “Hadi çağır da bi tanışalım şunla.”

“Bana bakmıyo di mi?” deyip yanaştı yanıma, ellerini göğsüme dayadı, boynu tutulmuş gibi hiç sağına soluna dönmeden geri geri itelemeye başladı. “Aman!” diyordu bir taraftan da. “Bak vallaha şimdi olmaz. Anlatırım bir ara. Kaç.”

“Nooluyo aslanım?” dedim, “Hani mis gibi çocuktu? Naaptın? Borç falan mı taktın?”

“Lan anlatırız dedik ya…” Etrafımdan dolaştığı gibi uzaklaşmaya başladı. Arkasından koşup yetiştim. Nefesi sıklaşmıştı.

“Lan nooldu diyorum aslanım?”

“Konuşturma beni. Geliyosan gel. Yürü. Sus. Arkaya bakma.”

Neredeyse koşuyordu.

Yere serilen dört sofranın da epey bir uzağına, arka bahçenin tenha bir yerine gelince durdu nihayet. Alı al moru mordu. “Arka kapısı yok mu lan buranın?” dedi telaşlı telaşlı.

“Ne bileyim yaa?” dedim. Sinirleniyordum yavaş yavaş. “Anlat bakalım. Niye kaçtık biz?”

“Bırak şimdi bırak.” dedi. Alnı boncuk boncuk terlemişti. “Daha kaçamadık. Hele bi kaçalım hayırlısıyla, anlatırım.” Gözleri fırıl fırıl dönüyor, bir çıkış noktası arıyordu.

“Allah Allaah!” dedim. Olur ya öyle; biri bir şeye merakla bakmaya başlarsa sen de başlarsın bilir bilmez. Ben de bakınıyordum var mı bir başka çıkış diye, ama yoktu. “Şimdi sen ciddi ciddi diyosun ki yemeği falan bırakalım kaçalım… Öyle mi?”

“Öyle!” dedi. Arka bahçede bizden başka kimse yoktu ama o fısıldayarak konuşuyordu.

Sırıta sırıta elimi cebime atıp sigaramı çıkarttım, tepesine vurup paketi burnuna uzattım.

“Yak.”

“Aslanım…”

“Yak lan! Bak valla giderim şimdi ön bahçeye, bulurum o çocuğu, Rahmi seni çağırıyo derim. Anlatacaksın!”

“Allah belânı versin!” deyip sigarasını yaktı. Duvarın dibine sinmişti resmen. Elleri dudakları dizleri tiril tiril. “Anlatacam ama…” dedi ilk nefesini salarken, nefesi tiril tiril, “… yakalanırsak günah benden gitti. Demedi deme.”

İşin dalgasındaydım ben. “Ne yapar ki yakalarsa?” dedim. “Döver mi? Tekvandocu mu bu? Ninja mı?” Adam aşağılamanın en kolay yolu onun korkularını hafife almaktır. Olur ya öyle.

“Kafa yapma yaa…” dedi. “Sordun, söylüyoruz. Dinle. Bu Bekir var ya… Çok acayip hoşsohbet bi çocuktur tamam mı? Dinlemelere doyamazsın. Çok da iyi bi çocuktur. Melek melek. Ama işte… Olmaz yani… Deli eder adamı. Sinirlerini bozar. Bak bi dinle beni, bi gidelim şurdan, evde teferruatıyla anlatırım.”

Neydi bu şimdi? Çok iyi bir çocuk, hâttâ melek, ama kaçmamız lâzım bundan. Neydi yani? Hiçbir halt anlamamıştım. “Yok öyle yaş dava!” dedim. Ama bir taraftan da ciddi ciddi korkuyor Rahmi, ikna olacak gibi değil, can evinden vurayım dedim; midesinden, cüzdanından: “Aç karnımızı doyurmaya gelmedik mi oğlum buraya? Bu kadar da otobüs parası harcadık, bi de salak gibi eli boş gönlü hoş mu döneceğiz eve? Neymiş? Çok hoşsohbetmiş, çok da iyiymiş, melekmiş bile, ama işte olmazmış. Yok yaa! Çabuk anlat adam gibi. Geberiyorum acımdan. Ne yaptı bu Bekir sana?”

“Anma.” dedi. Mideyle cüzdan bir kâr etmemişti demek. “Anma diyorum yaa. Gelir melir.”

Güldüm. “Cin mi lan bu andık diye gelsin?”

“Gelir…” dedi. Kafasını baykuş gibi çeviriyor, boynunu içine çekiyor, sigarasını somururken avuçlarını keşler gibi yanaklarına kapatıyordu. “Anlamıyosun.”

Anlamıyordum, evet. Üç belediye otobüsü değiştirmiştik şu sofralardan birine çökeceğiz diye. Mis gibi etli pilav dökmüşlerdi kazan kazan, bir de kokuyordu ki mübarek. Zaten açız.

“Anlamıyorum valla.” dedim. “Doğrusun.”

Ağzının içinden sövüyordu homur homur. “Nerden buldun burayı amına koduğumun çocuğu?” dedi. Beni kastetmiyordu herhâlde. Sırıttım. “Biz nerden bulduksa o da ordan buldu.” dedim. “Ee, hani iyi bi çocuktu bu? Niye sövüyon?”

“Sen de doğrusun.”  dedi. “Ayıp ettik…” O sırıtmıyordu. “De işte… Bildiğin gibi değil. Yapışırsa bırakmaz, pişman olursun.”

Bak bunu ilk defa söylüyordu. Yapışırsa bırakmazmış. “Bak bunu ilk defa söylüyon…” dedim. Bunaltır demek istiyordu galiba. “Ama sıkar onun orası biraz. Bunaltırsa silkeleriz yakamızdan, gider işimize gücümüze bakarız. Ne demek bırakmaz?”

Ufaldı, küçücük kaldı. Gövdemin gerisine saklanıyordu. “Daha doğrusu sen bırakmazsın.” dedi. “Bırakamazsın. İnsan kendi isteği hilâfına hiçbir şeyi yapamaz.”

Felsefeciydi arkadaş.

“Bak bak baak…” dedim. Ben de mantıkçıydım. “Kurtulmak istiyorsam kurtulmak istiyorumdur; buz gibi de yaparım. Çelişiyon kendinle.”

İç çekti. “Ama bu öyle değil işte. Kurtulmak isteyemiyosun. Bu öyle bi şey.”

“Hadi lan! Çakma Sokrates. İstiyom, var mı?” Saçma sapan konuşup benim inadımı kabartıyordu. Olur ya öyle, yüzmeyi daha yeni öğrendiğin hâlde inadından boy vermeye kalkarsın. “Sıkıyosa gel!” Serçe parmağımı çengel yapıp burnuna uzattım.

Sohbet Baldan Tatlı -3

Biz kaldık Bekir’le baş başa. Nasıl da şirin kerata. İnsanın yanağından makas alası gelir. “Ee?” dedim; sohbetini de merak ediyorum ya. Yok efendim girecekmişim de bir daha çıkamayacakmışım, aman efendim battıkça çırpınıp daha çok batacakmışım, vay efendim yakamı kurtaramayacakmışım. Hadi bakalım. “Ne var ne yok kardeş?”

“Ne olsun be…” deyip cık cık cık etti kardeş, ardından da ekledi: “Kimseye güven olmuyor, onu diyorum.”

“Hayrola?” demişim.

“Hiç sorma.”

“Sorduk artık…” dedim, “Anlat hele.” Bu muydu yani tuzak? Hadi canım sen de!

Anlattı.

Geçende bir arkadaşının arabasıyla Kazan’dan dönüyormuş bu, gene bir pilava gitmişlermiş, yağmur da var nasıl, bakmışlar adamın biri otostop çekiyor kenarda. Şehirler arası yol, dağın da başı, it gibi de ıslanmışmış yazık. Arkadaşı acımış adama, durmak için yavaşlamış, bu da demiş ki “Durma, bas geç. Bu devirde kimseye güven olmaz.” Basıp geçmişler.

İllâ ki devâmında bir şey olmuştur değil mi? Merak ediyor insan. Onu da sordum mecbur:

“Sonra?”

“Sonra işte böyle.” dedi. “Bastık geçtik yani. Bu devirde kimseye güven olmaz çünkü.”

Daha jeton düşmemiş bende. “Valla anlayamadım pek.” dedim. Demez olaydım.

“O değil de esas…” deyip devam etti…

Çok güzel masaj yaparmış bu. Elleri şifalıymış. O derece. İnanmazsam Rahmi’ye soraymışım. Belin mi kasıldı, boynunu yel mi tuttu, kürek kemiğinin altına kulunç mu girdi; bir önüne uzandığını bilirmişsin, bir de kalktığını, taş gibi dikilirmişin ayağa, bir şeyciğin kalmazmış. İşte adı da çıkmış ya bunun böyle, okulun en güzel kızı varmış tamam mı, gelmiş bir sabah bunun yanına, ders de boş, demiş senin adını çok duydum, benim kasıklarımda bir ağrı var, gizli bi yere gitsek de bi güzel masaj yapsan. Ama nasıl güzel kızmış aklım dururmuş. Mânâlı mânâlı da sızlanıyor, göz süzüp derin derin nefes alıyor, göğsünü indire kaldıra iç çekiyormuş falan, diyormuş resmen gel beni ye. Bu bakmış bakmış, “Ama ben erkeğim bacım…” demiş. “Yanlış anlaşılmasın sonra?”

Bön bön bakıyorum öyle. “Ee?” dedim. Gülüyorum da bir taraftan. Sallıyordu kesin. “Sonra? Yalvardı mı kız sana?”

“Yok kardeş…” dedi, o da aydede gibi sırıtıyordu, “Ne yalvaracak. Allah belânı versin dedi, sen mi erkeksin lan dedi, döndü gitti. Salaklığıma doymayayım.”

“Haydaa!” demişim. “Bayağı bayağı elinden kaçırmışın be!”

“Valla sorma…” deyip öbür konuya geçti. Konu şu: Dedesinin çok kıymetli bir köstekli saati varmış. Çift kapaklı, som gümüş, anahtarla kuruyormuşsun, o kadar da antikaymış yani. Rahmetli buna bırakmışmış son nefesinde. “Her gün bir akşam kuracaksın bir de sabah, yoksa durur. Sen ölünceye kadar çalışacak…” demişmiş. Vasiyetmiş yani bir nevî. “Yoksa mezarımda ters dönerim, iki elim yakanda olur öbür dünyada.” Bu da başlamış her gün kurmaya. Kur babam kur, kur babam kur. Bir unutursam diye de ödü kopuyormuş, akşam sabah kur da kur.

Bekliyorum öyle, o habire kuruyor. Niye bekliyorum değil mi? Şundan bekliyorum; hani öyle bir güzel anlatışı var ki, öyle bir hazırlıyor ki insanı, diyorsun şimdi geçen gün unuttum, dedem rüyama girdi ya da mezarından çıkıp geldi falan diyecek. “Ee?” dedim. Merak ediyor insan.

“Ee’si ne yaa?” dedi, “Mala bağladık, kurup duruyoruz işte. Hâlâ akşam sabah kur babam kur. Ne yapacağım ben de bilmiyorum.”

İnsanın tabiatı ne tuhaf. Hem “Bu nasıl bir muhabbet be? Doğru düzgün bir şey anlatmayacak mısın lan sen?” diye düşünüyorsun içinden, hem “Anlaşıldı, Rahmi bunu kastediyormuş. Haklıymış.” diye düşünüyorsun, hem “Amma da salak lan bu Rahmi. Kesersin şunun sözünü, hadi anam hadi anam, uza dersin, biter gider.” diye düşünüyorsun, hem de düşünüyorsun ki “Ya doğru düzgün bir şey anlatırsa?” Çok güzel anlatıyor çünkü. Bununla da kalmıyor, çok daha güzel bir yere bağlayacakmış gibi anlatıyor. Konuya göre heyecanlanmaya, gülmeye, üzülmeye, korkmaya hazırlanıyorsun; adım adım getiriyor seni bunlardan birinin eşiğine, öyle bir tatlı dilli eşşoğlu eşşek, heveslendiriyor, iştahlandırıyor, sonra da küt diye kapatıyor kapıyı suratına. Evet, her anlattığı fos çıkıyor sonunda ama her son da fos çıkacak değil ya canım. Kaşınıyorsun, az daha dinleyeyim diyorsun, nasılsa yumurta küfesi yok sırtımda, istediğim anda basarım götüne tekmeyi diyorsun, doğal olarak da “Ee?” diyorsun, “Başka?” diyorsun, “Anlat anlat!” diyorsun.

“Ee? Başka?”

Onda mı kabahat? “Başka ne olsun işte…” deyip devam ediyor o da.

Otobüse binmiş bu birinde, Bursa’ya gidecek. Bir adam girmiş ön kapıdan, “Baylar bayanlar, şu elimde gördüğünüz tükenmez kalemi alana…” diye başlayıp bir adet saç tarağı alana bir adet bıyık tarağı, bir adet tırnak makası, bir adet tırnak törpüsü, bir adet emniyet kilitli çakı, dört adet kurşun kalem, iki adet kokulu silgi diye saymış dökmüş. Bu bir hesaplamış kafasından, ki hesaba gerek yokmuş, vay be demiş, bir tek kalem fiyatına on iki parça şey alıyorsun, mis, hepsi tel maşa olsa gene kârdasın gene kârdasın, kontrol etmek de serbestmiş iyi mi, bu da etmiş, taş gibi malmış herifin sattıkları, tel maşa da değilmiş yani; mutlaka bol bol almam lâzım demiş, almayan enayiymiş çünkü, hesap ortada, herif besbelli çalmış bir yerden, çabucak tüketmeye bakıyor, al şundan on takım demiş kendine… Hâttâ yirmi takım al, okulda satarsın…

“Ee? Kaç takım aldın?”

“Hiç almadım.”

“Yani?”

“Almadım diyorum işte. Enayiliğime doymayayım. İnsan alır.”

Lan?

Baktım sinirlenmeye başlamışım ağır ağır. Yollayayım şunu gitsin diyorum, ama içimden de tutuyorum kendimi, “Dur hele!” diyorum, “Az daha dinle. Bakarsın…” Bakarsın ne? Neye bakarsın? Ben de bu oğlana benzedim düşün düşün, başlıyorum, sonu yok. Tam şey yapacaktım, yani hadi dağılalım falan diyecektim büyük ihtimâlle, “Yak yak!” deyip yeni bir sigara uzattı. Yoksa kesin bitirirdim yani. Ama yalan yok şimdi, nasıl sevindim sohbet uzadı diye.

İlk nefesimi yeni çektiydim,  bu da “Var ya…” deyip yeni bir konuya girdi aynı anda.

Okuldaymış tamam mı… Çok da güzel bir kız varmış; Tülin. Sınıf arkadaşı. Demiş ki buna, “Bak hava bahara erdi erişti. Hadi dersi kıralım, kantinden de alalım tostumuzu kolamızı, çimenlerde yayılıp piknik yapalım güzelce. Hem özel şeylerimizden de konuşuruz.” Tabii acayip olmuş bu. Bir de mini giymiş ki kız, of of of. Zaten buna dediklerinin onda birini demeden okulun yarısını takarmış peşine, öyle bir afetmiş zilli. Kumralmış ama gözleri bildiğin yeşil. İncecik beller, sütun gibi bacaklar, etli etli dudaklar, anam anam anam. Mecbur takılıp gidecekmişin peşine. Dizine koyacakmışın başını, enseni çıplak bacaklarına yapıştıracakmışın, ordan da mini eteğinin altına doğru… Of. İçi nasıl gidiyormuş biliyor muymuşum… Diyormuş ki kendine, “Yaşadın lan Bekir! Körün istediği bir göz! Atla!” Kız da “Gel atla valla!” der gibi çapkın çapkın bakıyor, parmağını zülfüne dolayıp halka yapıp öbür parmağını terbiyesiz terbiyesiz halkanın içine sokup çıkarıyor, kafasını yana yatırmış mânâlı mânâlı dudaklarını yalıyor, bunu ellemek, iyice kudurtmak için yalandan uzanıp kazağına iplik yapışmış da çekiyormuş gibi karnına, bacağının üstüne, uyluğuna dokunuyor, okşuyormuş falan…

Anlatıyor da anlatıyor; bekliyorum ki sevişsinler, bir gelemiyor sadede.

“Ee?” dedim dayanamayıp. “Kalktın gittin, anladık… Sonra?” Sesim de değişmiş.

“Yok be…” dedi, “Ne gitmesi. Dedim bacım, hocaya ayıp olur şimdi. Dersi kaçırmayalım.”

Piç lan bu oğlan. Sabrımı sınıyor benim.

“Sonuç?” diye sordum o sinirle. Hâlbuki sorma işte değil mi?

“Ne sonucu yaa?” dedi, “Kız şöyle acı acı baktı bana, ibne misin nesin lan sen, ne bacısı?” dediği gibi yürüdü gitti, bir daha da yüzüme bakmadı.”

“Vallaha mı?” dedim salak salak. Demek ki dağılmışım artık. “Ee? Başka?” Deme diyorum içimden. Sorma, anlatmasına müsaade etme, kov, kaç, bir şey yap. Yapamıyorum. Güzel güzel anlatıyor o, bayıla bayıla dinliyorum, sonu gene hüsran, ama kesemiyorum, susturamıyorum, ha desem susacak, diyemiyorum. İnsan kendi hilâfına hiçbir şey yapamıyor çünkü. Dediydi ya Rahmi ibnesi, haklıymış. Kendim gayet mantıklı biçimde “Bunun bir bok anlatacağı yok!” derken gene kendim diyorum ki “Ya varsa? Ya çok güzel bir şey anlatırsa şimdi? Hadi çok güzel bir yere bağlarsa?” Kendime kendim karşı çıkıyorum, “Bağlarsa bağlasın lan!” diyorum. “Çok mu lâzım? Siktir et. Kes, kopar.” Fakat gene kendim varım kendime karşı. “Buraya kadar sabrettin, dinledin, iki dakka daha dinlesen ölür müsün?” diyorum. Sigara uzatıyor o sıra Bekir, bir de güzel gülüşü var tertemiz, ayıp olmasın deyip yakıyorum, “Geçen gün gene ne oldu biliyor musun?” dediği gibi… Haydaaa! Nerde lan bu Rahmi?

Sezgin Kaymaz Zaytung Zone’daydı.

Sezgin Kaymaz, 19 Mart Pazar günü 11.00 itibariyle Zaytung Zone’da ilk kez düzenlenen “Kahvaltılı Edebiyat” etkinliğinin konuğu olarak okurlarıyla buluştu. Zaytung Zone, April Yayıncılık, yaptığı canlı yayınla Sezgin Kaymaz okurlarını sofraya buyur eden Ebru Aykaç ve tüm Sezgin Kaymaz okurlarına teşekkür ederiz. Yeniden buluşmak üzere…