Sezgin Kaymaz Epigrafları

 

 

 

Okurlarının çok iyi bildiği Sezgin Kaymaz kitaplarının epigrafları bir başka güzeldir. Bölüm başlarında ayrı birer hikâye gibi derinlere götürürken hikâyelerle bütünleşmesi okuyanı şaşırtır, keyif verir, heyecanlandırır. Her biri ayrı ayrı paylaşılmaya değer “Usta” bir rehber olan Sezgin Kaymaz epigraflarını “Ustalara saygıyla” bir albümde topluyoruz.

Benle Oynama -3

Hayatımda ilk defa görüyordum Onkoloji’yi ben. İyi bir şey beklemiyordum ama bu kadar kötü bir şey de beklemiyormuşum demek ki, yıkıldım. “Ulan,” diyorum bir taraftan da kendime, “… altı üstü bina işte. Onunla da mı empati kuracaksın artık? Yeter lan!” Ama kendime söz geçiremiyorum; bina da olsa içi acıyor insanın. O ister mi bakalım önünden geçip gidende bile moral bırakmayacak derecede bakımsız, çirkin, çürük çarık, eciş bücüş olmayı? Onun ne kabahati var? Ona da yazık.

Tabii bir de şu var, ona yazıksa, buraya kadar gelip dertlerine devâ arayanlara haydi haydi yazık. Hastalar ne yapsın? Ya hasta sahipleri? Bu sahra karakolu kılıklı taş yığınına bakıp bakıp demezler mi “Bize buradan umut yok. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Bu binanın kendisi kanser be!” Kesin derler. Ben diyorum meselâ. Hasta olmadığım hâlde moralimi sıfıra indirmiş manzara, hasta olmam gerekmez hoş, hastayla duygu bağı kurdum muydu bin hastadan beter olurum ben…

Ki olmuşum. Ümitsiz ümitsiz bakınıyordum etrafıma. Rüzgârın getirdiği ya da belki bir kuşun dışkısından gelen, gelmek denmez buna, bulaşmak denir, bulaşan birkaç tohumdan nüvelenip kuru kuru büyümüş üç beş ağaç var sağda solda. Gerisi diken, kum, taş, kara toprak, toprağın üstünde sürünen poşet, kâğıt bardak, çer çöp. Otopark kısmı da darmadağın. Millet uzak ara park etmiş; biri buraya, öbürü şuraya. Vallahi yalan yok, arabalara da üzüldüm.

Aah ah… Önce sağlık demesi kolay; hasta olan hastaneyse bizzat, hani nerde önce sağlık?

Onkoloji diyorum yaa… Kanser hastanesi diyorum!

Düşünüyorsun orada durmuş. Kırık koluydu, yırtık menisküsüydü, geniz etiydi, tırnak batmasıydı, hemoroidiydi, iltihaplanmış bademcikleriydi, çürük dişiydi şusuydu busuydu yüzünden gelmiyordu buraya gelen. Çok başka anlamlara gelebilen, misâl, şişlik gibi görünüp ama aslen şişlik olmayan bir şişlikten, lekeyle alâkası olmayan bir lekeden, kabızlığa benzemeyen bir kabızlıktan ötürü geliyordu, korka korka, ödü patlaya patlaya geliyordu, yolda, kapı girişinde, bahçede, otoparkta, binanın cephesinde bir damla moral arayarak geliyordu.

Moral.

Ne kadar bozulduysa moralim, yürümeye başlamışım haberim yok. Yanından geçip gitiğim veya benim yanımdan geçip giden insanları görmez olmuşum. Ağlamışımdır veya gözüm kararmıştır hırsımdan. Yaparım yani. Hepsiyim o an ben, herkesin yerinde ben varım, onların yerine ağlarım, onların nâmı hesâbına gözüm kararır. Olur.

Bahçe demeye bin şahit isterdi, ama bahçedeydim sonuçta ve kim bilir kaç dakikadır dura kalka yürüyor, dikiliyor, bakınıyor ve önüme gelenle empati kuruyordum.

Hastalıklı duvara çakılı pirinç tabelada “Başhekimlik” yazan haşmetli kapının önüne gelmişim. Başhekime de yazık. Tam ona üzülüyordum, yanımdan yanağı alınmış bir adam geçti, başladım buna üzülmeye bu sefer. Nasıl üzülmeyeceksin, sonsuza kadar gülecek artık zavallı. Ağlarken bile kötü kötü sırıtmak zorunda yazık. Ya karısı ne yapsın? Annesi, babası, akrabaları? Haydii, kaptırmışım, bir annesi oluyorum adamcağızın, bir karısı oluyorum, bir babası, bir oğlu, bir kızı. Kolay mı her gün bu yüze karşı durup “İyisin iyi! Maşallah. Her geçen gün daha iyiye gidiyorsun vallaha!” diye yalan söylemek? Koy bakalım kendini onların yerine. Nasıl? Zor değil mi? Yaa, onu diyorum işte.

Hep iddia ederim; biriyle empati kurmak onun ta kendisi olmaktan daha zordur. Kişi bir dert karşısında ne kadar dertlenmesi gerektiğini kendi bile bilmez de çoğu zaman, empat gayet güzel bilir.

Mıstık diye bir arkadaşım vardı üniversitede. Sevgilisi kovmuş bunu, Jale’ymiş kızın adı, çık git hayatımdan, defol demiş, bu da geldi gece bizim eve, hem ağlıyor hem anlatıyor falan, dinledim dinledim, kendimi Mıstık’ın yerine koydum elbette, ama kesmiyor beni tek taraflı empati, Jale’nin yerine de koymuşum, başladım kızı müdafaa etmeye. Kendimi tutmasam ben de kovacağım bizim oğlanı, ağzın kokuyor diyorum, seninle öpüşülmez diyorum, hayvan gibi terliyorsun diyorum, seni kim koynuna alsın diyorum, dinledi dinledi Mıstık, baktı baktı, sen ciddi misin lan dedi, cevap bile beklemeden suratıma tükürdüğü gibi çıktı gitti ondan sonra. Bunu niye anlattım? Şundan anlattım; empat dediğin adam böyle bir adamdır işte. Ben böyle bir adamım. Yerde para dolu cüzdan bulurum, önce kendimi kendi yerime koyup sevinirim, daha tam mânâsıyla sevinemeden başlarım kaybedenin yerine koyup üzülmeye. Bu. Hülya beni terk etse, ona ondan bile çok ben hak veririm, vazgeçmeye falan kalkacak olursa da araya girerim güzelce, yüzüne bakılacak adam değilim deyip… Neyse işte. Buyum yani.

Nerdeydim son?

Başhekimlik kapısının önündeydim. Yanaksız adam mıh gibi çakılmış içime, o mu olmak evlâdır diye soruyordum kendime, onun annesi babası falan mı olmak? Elbette o olmak evlâdır diyordum. Böyle bir durumda hasta olmak, benim gibi duygudaşlığı patolojik derecede yüksek olan insanlar için hasta yakını olmaya yüz bin kere yeğdir. Buyur meselâ, bırak hasta yakını olmayı, kendim olmayı bile içime sindiremiyordum o anda. Kendimi kendi yerime koyunca şu soruyla burun buruna geliyordum çünkü: “O çocuk öyle hastayken senin sağlıklı olmaya ne hakkın var?” Abartıyordum sonra. “Bu hastaneye bu kadar adam, kadın, çocuk geliyor, hepsi canının derdine düşmüş…” diyordum, “Sense hem sağlıklısın, hem de buraya gelme sebebin ev kiralamak! Utan utan!”

Utanıyordum. Evlâd-ı hayvanatın barınma derdi olmasa, önümdeki şu beş altı basamağı çıkıp da dünya işleri için başhekim yardımcısının kapısına dayanmaktan, adamı kira kontratosuyla zırtla pırtla meşgûl edip kim bilir kaç hastanın vaktini çalmaktansa elli defa döndüm gittiydim eve; Hülya’ya da “Adam başkasına vermiş.” deyip seve seve yalan söylerdim, ama gene hastalıklı huyum mâni oluyordu bana. Kendimi bir Yasemin’in yerine koyuyordum, bir Timur’un, bir Ayşegül’ün, bir Sedat’ın; görüyordum ki bana güveniyorlar ne biçim, bahçeli ev bulacağım diye bekleşiyorlar, hadi diyordum o zaman, sık dişini, bul şu adamı, evi bağla, Hülya’ya müjdeyi ver.

Benle Oynama – 10

Şurada empatinin seminerini veririm sana, ama daha olmamışım demek, ham kalmışım, böyle pot mu kırılır. Ne demek çak?

Makam odasından çıkarken L koltuklarda oturanları düşünüyordum ben. Kesin sülale silsile sövüyorlardı arkamdan, “Ne öküzler var şu dünyada!” diyorlardı. “İnsan olsa kendini bizim yerimize koyardı.”

Çıktık baba oğul ve lüzumsuz adam, bu sefer kendimi düşünüyorum, kendimden çok Hülya’yı, Hülya’dan çok da hayvanatı. Ne güzel olur kira derdi olmayan kocaman bahçeli bir evde otursak, kiraya vereceğimiz parayı başka çocuklara harcasak, evdekiler nasıl mutlu olur, biz nasıl seviniriz… Da işte…  O kadar da cazip gelmiyor şimdi. Düşüncelerim ayaklarıma dolanıyor, bir tökezlemem eksik. Şu Suat Bey’in oğlu olacak sakar çocuk meğer hasta olmadığı için beleş eve konmak olur mu lan? Ne hakla? Hülya’ya ne diyeceğim sonra? Adamın çocuğu hasta çıkmayınca o da sevinçten Eryaman’daki evini bize verdi desem, şu durumdan istifâde mi ettin deyip canıma okur, fitil fitil getirir burnumdan. Yalan söylesem de gittim gezdim gördüm beğendim bayıldım çok güzeldi dayanamadım kiraladım, şu kadar da para vereceğiz her ay desem, hem kabûl etmez, hem Yenimahalle’deki evi tutmaya gittiydi, kalkıp Eryaman’daki evi tutmuş bu sivri zekâ diye on sene başıma kakar. Bunu yedirmem lâzım ona. Hem kınıyorum kendimi, hem de düşünüyorum ciddi ciddi. O ev daha iyiydi diyebilirim meselâ. Köşe tripleks, kocaman da bahçesi var, bizim kedi köpek tayfası çok mutlu olur falan.

Yer mi peki?

Kesin yer. Kurnazlığı yoktur garibimin, empatinin e’si de yoktur, kör kütük merhamettir, güvendir, itimattır, yani iyiye güzele dair çok daha başka, çok daha özel ve efsunlu bir şeyler vardır onda, ne desem inanır bu yüzden, cehennemin dibinde ne işimiz var diye söver döker bir müddet, biraz da evi taşırken ter ter tepinip başımın etini falan yer, sonra da madem hayvanata geniş bahçe varmış deyip kuzu kuzu gelir ardım sıra. Ama ben gidebilir miyim bakalım kendi peşimden?

Gidemem, nasıl gideyim.

Tuhaf bir hâldeyim. Hem hiç istemiyorum Eryaman’da ev mev, hem it köpek için istemem gerektiğini düşünüyorum. Hem yok diyorum, olmaz, kabûl edemem diyorum bana soran varmış gibi, hem de olsun be diyorum, bir defadan ne olacak, herkes yılışıyor birbirine, bir kere de sen yılış elin adamına, kendin için yılışmıyorsun ki, kediye köpeğe bir hayrın olsun.

Yok!

Olmuyor.

Çok fena ortadayım. Ne o yana gidebiliyorum ne bu yana, ne peşinden ayrılabiliyorum baba oğulun ne kaçabiliyorum kalabalığa karışıp. Ki kaçmaya ne lüzûm var değil mi? Ben demin şaka yaptıydım, size moral olsun diye öyle dediydim dersin biter gider. Ne bu pozlar?

Ayrıca, hadi diyelim şu kapıdan çıkıncaya kadar kendimi rahatlatmayı, ikna etmeyi başardım da tuttum bu bedava kiralığı, kendimle empati kuracak hâlim yok, tabii ki gidip Suat Bey’le kuracağım ve ondan sonraki bin sene boyunca şu evi şu yılışığa verdim diye pişman olacağım, hem içim yanacak hem de kendimden soğuyacağım iyice.

Ne yapsak ne yapsak?

Kâbus gibi yahu. Uyanamıyorum bir türlü. Hâlbuki başta ne güzel geliyordu. Nasıl oluyordu da güzel geliyordu onu da anlayamıyorum artık. Beleşe getirilmiş saadet olur mu ulan? Piyango bileti alırken bile karşılığında iki lira üç lira bir şey ödersin. Bu ne?

Sorup duruyorum kendime, ama cevap veremiyorum.

Sor sor, düşün düşün, verdim birden. “Olmaz!” dedim. “Ölsem kabûl etmeyeceğim bu kıyağı!”

Aman nasıl rahatladım, dünya varmış, nasıl bir güzel geldi anlatamam. Boğulup gidiyordum da birden biri gelip kurtardı beni gibi oldu sanki. Oh be dedim ferah ferah. İstemiyorum ulan evinizi dedim. Bar bar bağırıyorum içimden. Esas piyango şimdi vurdu vallaha. Kendimi tutmasam baba oğulun arkasından koşup “Sizin evinize kalmadık aslanım!” diyeceğim. “Siz bizi ne sandınız lan?” falan. Oh yaa, bu kadar yaa! Ne yapalım senin çocuğunun beni habis değilse? Bana ne? Sen yat kalk şükret, ben de sevineyim kendimi senin yerine koyup; ama bana ne ulan, bana ne, Hülya’ya ne, bizim ite köpeğe kediye kargaya ne?

Oh! Nasıl ferahlamışım, nasıl bir rahata huzura ermişim anlatamam. Reddedeceğim ya ben bu adamı şimdi, nasıl güzel olacak ama. Sinsi sinsi gidiyorum peşlerinden, darbeyi indireceğim az sonra. Dönüp bana minnetle bakacak Suat Bey, kucaklayacak belki, sen ne uğurlu, ne hayırlı bir adammışsın kardeşim diyecek, uzatacak evinin anahtarını, al, git otur, sefanı sür diyecek, hoop diyeceğim ben, orda dur diyeceğim, demin sen üzüntüden yıkık döküktün, kıyamadım, yanına yanaştım ki bana yaslanabil, ama kabûl edemem Suat Bey diyeceğim, iyilik yapacaksan git başkasına yap, adağını başkalarına ada, bizim böyle işlerimiz olmaz diyeceğim, hadi diyeceğim, oğlunun mürüvvetini gör inşallah, torun torba gör, hayırlı gelin gör, su gibi ömür gör, güzel günler gör. Bir dik duruş sergilemişim fıstık gibi, yürüyüp uzaklaşacağım bunları dedikten sonra. Arkamdan hayran hayran bakacak bu sefer. Hem o bakacak hem de oğlan bakacak. Birbirlerine bakacaklar sonra; gözleri dolu dolu. Ne adamdı be diyecekler. Hızır mıydı neydi mübarek, bir göründü bir yok oldu. Ben olsam öyle derim çünkü; kendimi Suat Bey’in yerine koyuyorum, oğlumun iyi haberi uğruna her şeyi gözden çıkarmışım, fakat karşımdaki yiğit bu lütfû elinin tersiyle itiyor. Vay be diye düşünürüm kesin. Analar ne aslanlar doğuruyor be!

Tabii benim hüsnükuruntum da olabilir bu. O öyle düşünmez belki. Peşlerinden Lamarck’ın hipotezi gibi yürüyeceğimi, bahçeye çıkıp o oğluna sarılırken arkasından omuzlarına dokunarak “Bizim ev işini unutmuyosunuz değil mi yani?” diye yavşayacağımı düşünüyordur bakarsın. Korkuyordur da tebelleş oılurum diye. Haklı da olur korkmakta. Ne? Ne diyecek şimdi bu adam kendine? Hadi bakalım Suat, verdin bir söz, uçlan bakalım köşe tripleksi mi diyecek?

Ne bileyim?

Sözünün eriyse çok çok rica mica eder yarım ağız, ya da diyelim ki dindar geçinenlerdendir, “Yahu adak diye çıktı ağzımdan bir kere, Allah’ın gücüne gitmesin? Helâl et bari!” der, bitti gitti.

Haydi bakalım devam ettim peşlerinden. Bahçeye çıktı bunlar nihâyet. Sarıldılar. Duygu dolu bir andı benim için, merdivenin kıyısına usulca mevzilendim, izledim. Ayrılıp dolu dolu baktılar birbirlerinin yüzüne, baba uzanıp oğlunun yaralı yanağını sevdi, tekrar kucaklaştılar, sonra tekrar ayrılıp tekrar baktılar birbirlerine, ağlıyorlardı da artık, ardından tekrar kucaklaştılar. Üçlük sevinci yaşayan basketçiler gibi birbirlerine öyle bir atılışları vardı ki tok tok sesler geliyordu göğüslerinden. Seyrettim ben coşkuyla; avurtlarım şişmiş. Bir eliyle gözlerini silerken öbür eliyle sigara tabakasını çıkardı sonunda Suat Bey, açıp oğlana uzattı, “Ama baba!” dedi oğlan, “Yak ulan yak!” dedi bu, “Sanki bilmiyor muyuz!” Yaksın diye de Dupont’unu çıkardı, çaktı, oğlan da eğildi yaktı. Dumanlarını savurdular karşılıklı. Mutluluğa bak! Benim gözlerim… Hiç sorma… Mendil arandım, yok. Sonuncuyu bunlara verdiydim, hatırladım. Elimin dışıyla silindim şöyle, kendi sigaramı çıkardım, tam kendi çakmağımla yakacaktım, altın Dupont parlayıverdi on beş santim ötemde. Yakarken kafamı sallayarak baktım Suat Bey’in yüzüne, gözlerinin içi gülüyor adamcağızın. Kıvırtmayacak, anladım. Eryaman’daki evinde yılan sülalesi gibi çöreklenmemiz için ısrar edecek. Bak ne güzel gülüyor gözleri. Birden, “İnsanoğlu kuş misâli…” dedi içli içli, “Daha bir saat önce ölümlerden ölüm beğeniyordum şurda. Görüyor musun Allah’ın işini? Her işin başı sağlık kardeşim, her işin başı sağlık. Mal mülk, hepsi yalan.”

Yolunu yapıyor tabii diye düşünüyorum. Bana evi teklif edecek şimdi, gururumu kırmadan etmeye çalışıyor, zemin hazırlıyor kendince.

“Çok haklısınız.” dedim. “Sağlık olmayınca gerisi hep şey yani…” Ben neyin yolunu yapıyordum Allah aşkına? Artık ben de yavaş yavaş kaçayım de, çekil git işte. “Neyse…” diye devam ettim, “… artık ben de diyorum ki, yavaş yavaş…”

“Haa, anladım…” diyerek sözümü kesti. Kabûl etmeyeceğimi anladı da korktu tabii. Kırgın kırgın bir bakışı vardı, için sızlar. Devam etti: “Bizim tripleksi diyorsun sen…”

Ben de onun sözünü kestim:

“Yok, ben o bakımdan…”

Hadi bakalım o da benim sözümü kesti:

“O şey yav… Tek benim üstüme olsa canım fedâ,  sen tamam, çıktı ağzımızdan bir söz, asılıyorsun haklı olarak ama…”

Hayvana bak. Biz ne düşünüyoruz o ne düşünüyor.

Tekrar sözünü kestim:

“Şimdi Suat Bey…”

Kestirmiyor ki herif.

“Tamam kardeşim…” Bir de sesini yükseltti mi sana? “Anladık…” diyor dik dik, “Uzatma. Boş bulunup dedik öylesine, hemen atlayacağını ne bilelim biz!”

“Yaa bi müsaade ets…”

Yok, etmiyor müsaade falan, makineli tüfek gibi saydırıyor. Vay efendim ben de amma fırsatçıymışmışım, vay efendim ben bunu hanımının çocuğunun rızkını elin adamına yedirecek kadar enayi mi sanmışmışım, vay efendim bu kadar askıntı olacağımı bilseymişmiş baştan üç kuruş para mara dermişmiş de başının gözünün sadakası olsun deyip atarmışmış önüme, evmiş bu be, evmiş evmiş, verilir miymiş elin uğursuzuna küt diye. Kaptırdı gidiyor, bir dur diyorum durmuyor, azıcık sus diyorum susmuyor, veriyor veriştiriyor adam, itin götüne sokup sokup çıkarıyor beni, etrafımız da kalabalıklaşmış bu arada, hastasını unutmuş bizi seyrediyor millet, yeni fark ediyorum, “Abi…” diyorum, “Bırak kardeşim abi mabi şimdi, hepiniz aynısınız!” diyor, “Abi abi diye diye malı götürmenin peşindesiniz…” diyor, “Bi adam olun be…” diyor, “Bi dik durun…” falan. Hayır, ağzının ortasına kafayı gömerim de kendimi onun yerine koyuyorum, olmaz şimdi, çocuğu var yanında, gururu kırılır yazık, o da bir baba neticede. Tutuyorum kendimi. Ama kaşınıyor herif, Dupont’u sokuyor bunumun dibine, “Al çakmağımı vereyim, pek gözün kaldıydı…” diyor, kolunu kanat gibi çırpıp abartılı hareketlerle cebinden cüzdanını çıkarıyor, “Üç aylık kiran benden olsun…” diyor, ben diyorum kafa atmayı siktir et, dizini hayalarına göm şunun, bu benli oğlan da bunn son icraatı olsun…

En son, altın sigara tabakasını da ağzıma ağzıma uzattığını hatırlıyorum. Bende ekran kararmış. “Lan…” demişim, “Sana da, arızalı oğluna da, evine de, çakmağına da… Amına korum lan böyle empatlığın!” Elimden zor aldılar bunu.

Keşke bir durup dinleseydi.

Borçlu olmayı alacaklı olmaya tercih ederim diyecektim ona. Kendimi emniyette hissederim o zaman; oO bilmese de ben bilirim çünkü ödeyeceğimi diyecektim. O bana “Sana borçalndım, ne yapsak?” diyecekti o zaman belki, ben de ona diyecektim ki, “Borç morç yoktur, varsa da helâl-i hoştur, ev mev yoktur, varsa da hayâl-i hoştur, para pul dupont mupont yoktur, varsa da hepsi boştur diyecektim.

Dedirtmedi ki.

Neyse gene ya insaflı adammış ya da evini istemediğim için çok sevindi, onun orasını bilemem, ama davacı olmadı benden. Nejat Bey’in evini kiralama işi de yalan oldu gayet tabii; adam arkadaşını pataklayan adama ev verir mi? Kös kös döndüm eve, Hülya alıcı kuş gibi bekliyordu bahçede. “Naaptın Yenimahalle’deki ev işini?” dedi.

“İnsan bi hoş geldin falan der.” dedim. Böyle durumlarda baskın çıkacaksın. “Dur bi nefes alalım, anlatırız.”

“Beceremedin  de mi?” dedi. “Piss!”

Sohbet Baldan Tatlı – 1

Rahmi’yle beleş ziyafet peşindeydik. Bahçede kendimize oturacak yer ararken gözüme takıldı Bekir. Okulda görür dururdum. Cıvıl cıvıl, can bir şeydi, Rahminin liseden sınıf arkadaşıymış üstelik. “Tanıştırsana oğlum. Bir gün eve al gelsene. Çaya falan.” dediydim kaç sefer de “Allah yazdıysa bozsun!” deyip konuyu hızla kapattıydı. Ee, küs falan mısın? Yoo, değilim. Kötü bir çocuk mu? Yoo, mis gibi; hiçbir kötülüğünü görmedim yukarda Allah var. Niye getirmiyon o zaman? “Anma…” diyordu. “Anma şunu. Gelir melir…”

Allah Allaah.

Şimdi tam karşımda duruyordu ne güzel. Kısmet. “Bak…” dedim Rahmi’ye, “Gerçeklerden kaçılmıyor. Senin Bekir de buraya gelmiş.”

Yüzü değişti bizimkinin. “Vallaha mı?” dedi iç çeker gibi bir sesle. “Nerde, hani?” Kıpırdayamıyordu. Yılan gören fare gibi donmuş kalmıştı.

“Nooluyo lan?” dedim, “Ne bu telaş? Aranızda kötü bi şey mi geçti? Nooldu?”

“Sus!” diye fısıldadı. “Nerde şu an?”

“Hayırdır inşallah!” deyip “Ensenin beş metre gerisinde.” diye tarif ettim. “Şen şakrak sohbet ediyor biriyle. Nasıl hayat dolu.” Olur ya öyle; birini görürsün kanın kaynayıverir. Bu çocuğa kaç zamandır kaynıyordu benim kanım. “Hadi çağır da bi tanışalım şunla.”

“Bana bakmıyo di mi?” deyip yanaştı yanıma, ellerini göğsüme dayadı, boynu tutulmuş gibi hiç sağına soluna dönmeden geri geri itelemeye başladı. “Aman!” diyordu bir taraftan da. “Bak vallaha şimdi olmaz. Anlatırım bir ara. Kaç.”

“Nooluyo aslanım?” dedim, “Hani mis gibi çocuktu? Naaptın? Borç falan mı taktın?”

“Lan anlatırız dedik ya…” Etrafımdan dolaştığı gibi uzaklaşmaya başladı. Arkasından koşup yetiştim. Nefesi sıklaşmıştı.

“Lan nooldu diyorum aslanım?”

“Konuşturma beni. Geliyosan gel. Yürü. Sus. Arkaya bakma.”

Neredeyse koşuyordu.

Yere serilen dört sofranın da epey bir uzağına, arka bahçenin tenha bir yerine gelince durdu nihayet. Alı al moru mordu. “Arka kapısı yok mu lan buranın?” dedi telaşlı telaşlı.

“Ne bileyim yaa?” dedim. Sinirleniyordum yavaş yavaş. “Anlat bakalım. Niye kaçtık biz?”

“Bırak şimdi bırak.” dedi. Alnı boncuk boncuk terlemişti. “Daha kaçamadık. Hele bi kaçalım hayırlısıyla, anlatırım.” Gözleri fırıl fırıl dönüyor, bir çıkış noktası arıyordu.

“Allah Allaah!” dedim. Olur ya öyle; biri bir şeye merakla bakmaya başlarsa sen de başlarsın bilir bilmez. Ben de bakınıyordum var mı bir başka çıkış diye, ama yoktu. “Şimdi sen ciddi ciddi diyosun ki yemeği falan bırakalım kaçalım… Öyle mi?”

“Öyle!” dedi. Arka bahçede bizden başka kimse yoktu ama o fısıldayarak konuşuyordu.

Sırıta sırıta elimi cebime atıp sigaramı çıkarttım, tepesine vurup paketi burnuna uzattım.

“Yak.”

“Aslanım…”

“Yak lan! Bak valla giderim şimdi ön bahçeye, bulurum o çocuğu, Rahmi seni çağırıyo derim. Anlatacaksın!”

“Allah belânı versin!” deyip sigarasını yaktı. Duvarın dibine sinmişti resmen. Elleri dudakları dizleri tiril tiril. “Anlatacam ama…” dedi ilk nefesini salarken, nefesi tiril tiril, “… yakalanırsak günah benden gitti. Demedi deme.”

İşin dalgasındaydım ben. “Ne yapar ki yakalarsa?” dedim. “Döver mi? Tekvandocu mu bu? Ninja mı?” Adam aşağılamanın en kolay yolu onun korkularını hafife almaktır. Olur ya öyle.

“Kafa yapma yaa…” dedi. “Sordun, söylüyoruz. Dinle. Bu Bekir var ya… Çok acayip hoşsohbet bi çocuktur tamam mı? Dinlemelere doyamazsın. Çok da iyi bi çocuktur. Melek melek. Ama işte… Olmaz yani… Deli eder adamı. Sinirlerini bozar. Bak bi dinle beni, bi gidelim şurdan, evde teferruatıyla anlatırım.”

Neydi bu şimdi? Çok iyi bir çocuk, hâttâ melek, ama kaçmamız lâzım bundan. Neydi yani? Hiçbir halt anlamamıştım. “Yok öyle yaş dava!” dedim. Ama bir taraftan da ciddi ciddi korkuyor Rahmi, ikna olacak gibi değil, can evinden vurayım dedim; midesinden, cüzdanından: “Aç karnımızı doyurmaya gelmedik mi oğlum buraya? Bu kadar da otobüs parası harcadık, bi de salak gibi eli boş gönlü hoş mu döneceğiz eve? Neymiş? Çok hoşsohbetmiş, çok da iyiymiş, melekmiş bile, ama işte olmazmış. Yok yaa! Çabuk anlat adam gibi. Geberiyorum acımdan. Ne yaptı bu Bekir sana?”

“Anma.” dedi. Mideyle cüzdan bir kâr etmemişti demek. “Anma diyorum yaa. Gelir melir.”

Güldüm. “Cin mi lan bu andık diye gelsin?”

“Gelir…” dedi. Kafasını baykuş gibi çeviriyor, boynunu içine çekiyor, sigarasını somururken avuçlarını keşler gibi yanaklarına kapatıyordu. “Anlamıyosun.”

Anlamıyordum, evet. Üç belediye otobüsü değiştirmiştik şu sofralardan birine çökeceğiz diye. Mis gibi etli pilav dökmüşlerdi kazan kazan, bir de kokuyordu ki mübarek. Zaten açız.

“Anlamıyorum valla.” dedim. “Doğrusun.”

Ağzının içinden sövüyordu homur homur. “Nerden buldun burayı amına koduğumun çocuğu?” dedi. Beni kastetmiyordu herhâlde. Sırıttım. “Biz nerden bulduksa o da ordan buldu.” dedim. “Ee, hani iyi bi çocuktu bu? Niye sövüyon?”

“Sen de doğrusun.”  dedi. “Ayıp ettik…” O sırıtmıyordu. “De işte… Bildiğin gibi değil. Yapışırsa bırakmaz, pişman olursun.”

Bak bunu ilk defa söylüyordu. Yapışırsa bırakmazmış. “Bak bunu ilk defa söylüyon…” dedim. Bunaltır demek istiyordu galiba. “Ama sıkar onun orası biraz. Bunaltırsa silkeleriz yakamızdan, gider işimize gücümüze bakarız. Ne demek bırakmaz?”

Ufaldı, küçücük kaldı. Gövdemin gerisine saklanıyordu. “Daha doğrusu sen bırakmazsın.” dedi. “Bırakamazsın. İnsan kendi isteği hilâfına hiçbir şeyi yapamaz.”

Felsefeciydi arkadaş.

“Bak bak baak…” dedim. Ben de mantıkçıydım. “Kurtulmak istiyorsam kurtulmak istiyorumdur; buz gibi de yaparım. Çelişiyon kendinle.”

İç çekti. “Ama bu öyle değil işte. Kurtulmak isteyemiyosun. Bu öyle bi şey.”

“Hadi lan! Çakma Sokrates. İstiyom, var mı?” Saçma sapan konuşup benim inadımı kabartıyordu. Olur ya öyle, yüzmeyi daha yeni öğrendiğin hâlde inadından boy vermeye kalkarsın. “Sıkıyosa gel!” Serçe parmağımı çengel yapıp burnuna uzattım.

Sohbet Baldan Tatlı-4

İmdat!

İmdat diyorsun ama gene de gidiyorsun uçurumun kıyısına, olur ya öyle, ille de aşağıya bakacaksın. Hadi baktın, geri çekil.

I ıh.

Çekilemiyorsun.

Sus!

Susamıyorsun.

“Allah Allah?” diyorsun meselâ. “Sende de ne maceralar varmış yaa.”

Kaçamıyorsun çünkü, dili o kadar tatlı ki pezevengin, o kadar şerbetli, o kadar yapışkan ki, öyle bir iştahlı anlatıyor, öyle bir merak uyandırıyor ki, hiç de öyle zannetmediğin hâlde her an ilginç bir şey söyleyecek zannediyorsun ister istemez, merak etmediğin hâlde merak ediyorsun, tutsan da tutamıyorsun çeneni, sormak istemediğin hâlde soruyorsun.

Cevap: Sıfır. Yok işte. Bir bok yok.

Hadi bakalım örümcek ağına yakalanmış böcek gibisin ondan sonra, her kımıldandığında daha bir sıkı yapışıyorsun dolaşıyorsun, ağlar her yanına sıvaşıp bulaşıyor. Şunun da farkındasın eşşek gibi; ikinizin arasında değil bu irâde savaşı. Seninle senin aranda gene. Çocuk seni zorla tutmuyor çünkü, zorla anlatmıyor. Sen onu fiştikliyorsun anlat anlat ille de anlat diye. Ve böylece Rahmi’nin neyi kastettiğini bir kere daha anlıyorsun hazin hazin, bu oğlanı görür görmez niye katır tepmişe döndüğünü biliyorsun artık, niye kaçacak delik aradığını, niye hoşsohbet deyip deyip sövdüğünü idrâk ediyor, sağlam bir aydınlanma yaşıyorsun. “Artık kaçamazsın!” diyor bu aydınlanma sana. Dolayısıyla da bir boka yaramıyor. Zaten kaçamıyordun, “Zaten kaçamıyorsun!” diyor içindeki ses. Olur ya öyle, bildiğin şeyi tekrar eder durursun marifetmiş gibi. İş mi şimdi bu?

Dinledim durdum ben tabii. O az daha anlattı, ben az daha dinledim. Az daha diyorum ama zaman kavramım kalmadığı için ne dediğimin önemi yok. Başlıyor, yemliyor, bakarsın bu sefer düşmem tuzağa diyorsun, tavuk gibi gıt gıt gidiyorsun o yemlerin peşinden. Kerp! Kapanıyor tuzak. Tamam lan, yeter artık diyorsun; bunu der demez de diyorsun ki bu sefer de anlatmadı ama ya bir dahaki sefer çok güzel bir şey anlatırsa?

Umudum Rahmi’de, kendimden umut kesmişim çünkü. Gelse şimdi diyorum, hadi ben yemeğimi yedim, yürü gidelim dese, koşa koşa gitsem diyorum, daha bunu derken de itiraz ediyorum kendime, dur şunu da dinleyeyim, hemen gelmez inşallah Rahmi. O ara soruyorum kendime: “Rahmi’nin adı neydi yaa?” Darmadağınım. Çaresizim.

Dinliyorum…

Oyuncak arabaya çok meraklıymış bu. Ama bildiğim oyuncaklardan değilmiş bunun dediği oyuncaklar. Orijinal arabanın seensiyle modeliyle bire bir minyatür kopyasıymış. Bir motoru eksikmiş, onun haricinde aslında ne varsa bunda da aynısı var. Senelerce almış almış biriktirmiş, o kadar oynamak istediği hâlde demiş şu markanın da kopyasını alayım öyle oynayayım, bu markanınki de olsun, hepsiyle birden oynayayım. Evlerinde bir büfe varmış bunların, camekânlı kısmında sergilermiş dizip; bakıp bakıp iç çekermiş, hiçbirine el sürmemiş o kadar zaman, hepsi aldığı günki gibi duruyor öyle. Sonunda demiş bu işin sonu yok; habire yeni markalar çıkıyor, yeni modeller çıkıyor, hadi en iyisi ben artık oynayayım. Gitmiş büfenin önüne, sürgülü camı usulca kenara çekmiş. Ama nasıl bir iştahlanmışmış, bildiğim gibi değilmiş.

Aklım olsa sormam değil mi?

Ama yok.

“Ee, oynadın mı bari?”

“Yok be kardeş. Gene oynayamadım. Gerisingeri ittim camı, döndüm arkamı çıktım. Hâlâ da oynayamam biliyor musun?”

Dinle dinle, bir şeylerden kurtulmam gerekiyordu ama neydi unuttum, açlığımı unuttum, Rahmi’yi unuttum, o kadar dinledin de ne dinledin dersen ne dinlediysem alayını unuttum, sigara sigara üstüne, macera macera üstüne, sigara içtiğimi unuttum, macera dinlediğimi unuttum, Bekir’in adının Bekir olduğunu unuttum, kendimi unuttum, hava kararmış, bahçe boşalmış, siniler kalkmış, evvelce orada bir dolu sini olduğunu unuttum, sinilerin kenarına çömelmiş bir yığın insan olduğunu unuttum, orasının neresi olduğunu unuttum, nerede olduğumu zaten unuttum.

“Çocuklar, hadi artık.” dedi bir teyze. “Bak, kimse kalmadı.”

Ayılır gibi oldum bir nebze. Rahmi çoktan kaçmış. İbne!

Bekir saatine baktı. “Ooo…” dedi, “Saat olmuş kaç. Daldık lâfa, akşamı etmişiz, görüyor musun? Sohbet baldan tatlı tabii. Eh, bana müsaade.”

Hatırlamaya başlamıştım bir şeyler. Teyzeye “Tamam teyzecim, gidiyoruz.” dedim, döndüm Bekir’e, “Vallaha bırakmam!” dedim, “Bize gideceğiz. Şu bana anlattıklarını Rahmi’ye de anlatacaksın. Ben senin kadar güzel anlatamam çünkü.”

Heveslenmişti. “Zahmet vermesem?” dedi yalandan.

“Yok yaa, ne zahmeti. Bizim ev bekâr evi oğlum bildiğin. Allah ne verdiyse oturur yeriz, sen de o arada… Yarın da Pazar hem. Rahmi çok bahsettiydi senden. Sabaha kadar anlatırsın işte.”

“Valla bende lâf çok…” dedi bir havayla. “Anlatırım yani. Sohbet baldan tatlı.”

Fakat intikam da sohbetten tatlıydı. Yol boyunca kafamı beynimi yatırıp kaldırıp sikmesine razı olup götürdüm bunu eve, Rahmi’yle ikisini çattım birbirine, o Rahmi’ye anlatır, Rahmi çaresiz çaresiz “Ee, başka?” deyip deyip yutkunurken geçtim odama yattım bir güzel. Kafam öyle bir boşalmış ki, deliksiz uyumuşum. Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Bu ikisi hâlâ sohbet ediyordu. Rahmi beni tanıyamadı yavrum.