Benle Oynama – 1

Kiracıysan kaderin kara bir gecede kara bir kalemle kara bir kâğıda yazılmıştır, ev sahibin çık dedi mi çıkacaksın. Bir de bizim gibi hayvanatlı kiracıysan, oraya buraya kader yazmaya, kalem kâğıt aramaya, israf etmeye falan hiç gerek yok, doğrudan bahtı karasın, hiç debelenme. Ne buldunsa beğenecek, seni evlâd-ı hayvanatla kabûl eden her ev sahibinin elini yerde nimet bulmuş gibi üç defa öpüp başına götürecek, adam sana ev diye ahır gösterse ay ne güzelmiş, anasının örekesi kadar kira istese ay ne mâkulmüş diyeceksin. Beğenmeme şansın yok, pazarlık şansın yok, uzak yakın deme şansın yok, uzatmayayım, hiçbir konuda hiçbir şansın yok. On beş baş hayvanata razı olup evini kiraya veren bir adam buldun mu; gölge görmüş deve gibi çökeceksin o mübârek insanın dizinin dibine. Kira bedelini sonra tartışırsın. Yok, bu yalan oldu. Neyi tartışıyorsun? O söyler, sen de kabûl edersin. Bitti.

Ama tek dert bu değil; bir de Hülya var başımın derdi.

Âdetidir arkadaşın; dünyanın en güzel evini bulayım istersem, ilkin beğenir, tut tut diye gaz verir, teşvik eder, ben havaya girip salak gibi tutarım, ondan sonra sanki o hiç beğenmemişmiş, başından beri karşıymış da ben onun bütün itirazlarına rağmen kalkıp kendi başıma kiralamışmışım gibi başlar ana avrat sövmeye. Yok, bana değil. Ortama söver, tuttuğum eve söver, feleğe söver; nesneler değişir, sövme fiili hiç değişmez. Kaç kere denedim, kasten hiç karışmadım meselâ, gitti kendi buldu, kendi beğendi, kendi gelip anlattı bana, öve öve deve etti kendi bulduğu evi, sıra taşınmaya gelince gene kendi  başladı ana avrat. Ne boktan evmiş de bin tane hayvanla nasıl sığacakmışız da bok gibi eve bi dünya kira istiyomuş pezevenk de bu kadar kira mı olurmuş da zaten semtinde meymenet yokmuş da dağın başıymış da hay amına koyaymış da…

Hep aynı hep aynı.

Ben de sözümü sakınacak değilim; giydiririm ânında:

“Kendin aradın kendin buldun kendin beğendin kendin tuttun kızım. Ev ararken gözün yanında değil miydi?”

“Baarma bana!” der hemen. “Adam olaydın da sen bulaydın.”

Al buyur. Bulsan kabahat bulmasan kabahat.

Dedim ya, kiracının bahtı karadır. Kararıverdi gene bir gün.

Cengiz Sokak’ta oturduğumuz evin sahibi müjde verir gibi “Nihâyet müteahhide verebildim bizim evi. Size zahmet iki aya kadar çıkarsanız…” deyince başlayan yeni bir taşınma gerilimi vardı evde ve günden güne artıyordu. Hülya’nın tepkilerini yumuşatmak için “Ama bizden çok memnunmuş yani Bahattin Bey…” diye yalan söylüyordum ben. Hâttâ iyice abartıp “Sizin gibi kiracıyı nerden bulacağım deyip deyip hayıflanıyordu. Gözleri dolmuştu adamın.” bile diyordum.

Hemen inanır Hülya. Gene inandı. “Zor bulur bizim gibisini…” dedi hiddetle, “Götü boklu gecekondusuna üç daire kirası aldı bizden orospu çocuğu! Hem de kaç sene! Ağzına sıçtımın herifi! Piss!”

“Yaa tamam. Sen de sövme elin adamına. Bulmuş müteahhidini vermiş işte. Mal onun mülk onun, bize ne?”

“Zaten sen hep karşı tarafı tut, beni hiç tutma. Gider arar bulursun o zaman başka bi bahçeli ev şimdi.”

Kadının Türkçe hâkimiyetine bak; aynı anda bütün zaman kiplerini kullanabiliyor. “Orda duuur!” dedim, “Bu evi buldum da tuttum diye demediğini bırakmadıydın bana, şurda tepine tepine bi hâl olduydun, daha unutmadık. Ben tövbeliyim kardeşim; sana ev mev tutmam. Kendin bul, tut, ne yapıyosan yap, ağzımı açarsam şerefsizim.”

“Saçmalama be!” dedi. İhâleyi bana yıkmak dururken niye üstüne alsın? “Sen tut işte. Bi şey demeyiz.”

“Bak var ya… Bi dersen…”

“Demeyiz dedik işte!”

İnandığımdan değil; onun da kendine inanmadığını biliyorum ama çarem mi var? Hem gezip dolanıp bakacağım bahçeli evlere, hem emlakçı Zafer’e haber vereceğim ki düşürürse o da bana haber versin. Bakmam dediğine bakma, annesigile gidip geldikçe Hülya da bakacak oraya buraya, eşe dosta haber salacak, dairede arkadaşlarına soracak, ne yapsın? Ne yapalım? Adam gibi ev aramıyoruz ki biz. Kat karşılığında müteahhide verileceği güne kadar etiyle kemiğiyle bize teslim edilecek, yok kapılarını köpekler yemişmiş, yok duvarlarını kediler çırmalamışmış, yok biz gene yangın çıkartmışmışız, bizden başka hiç kimseye dert olmayacak, bir ayağı çukurda, o kadar hayvancağızla rezidansta oturacak hâlimiz yok, bir gözü toprağa bakan müstakil bir ev arıyoruz. Ee, bu da uzayda hayat aramak gibi bir şey yani. Ankara’da müstakil ev mi kaldı?

Kalmış meğer.

Gökte ararken yerde bulduk biz. Daha doğrusu Zafer buldu. Emlâkçı Zafer. “Doktor evi abi…” diyordu telefonda, sanki araba. “Hayvana mayvana hiçbi şey demiyo adam; isterseler sığır beslesinler diyo, iki sene bildikleri gibi otururlar, ondan sonra çıkarlar, hâttâ çıkarken yıkar da çıkarsalar daha da memnun olurum diyo, buyursunlar baksınlar, tutuyosalar tutsunlar diyo.”

Nasıl tutmayacaksın? Hem müstakil ev, hem ev sahibi iki sene oturma garantisi vermiş, hem hayvana mayvana itirazı yok, hem de gene bizim sokakta. Cengiz Sokak dediğin Yenimahalle’nin başucundan başlıyor, ayakucuna, yani Demetevler’e kadar gidiyor, öyle ince uzun, sırık gibi bir sokak. Adres değiştirmiş bile olmayacağız düşün. Zaten de Yenimahalle’ye hastayız, ben seviniyorum, baktım Hülya benden beter seviniyor.

“Bir gidip baksa mıydık Hülya?” dedim ağzını aramak için.

“Kaymaklısını buldun da kıllısını mı arıyon?” dedi. Çok bâriz seviniyordu. “Nesine bakacan? Git tut işte.”

Şu hayatta gördüğün göreceğin en büyük empat benim; her iddiasına varım. Herkesin yerine üzülebilir ve sevinebilirim ben, herkesin yerine utanabilir ve kahrolabilirim; hiç ayrım gözetmem. Hülya seviniyor ya ev bulduk diye, olmuşum sana Hülya, ben ondan çok seviniyorum, Emlâkçı Zafer bir kira tutarında komisyon alacağım diye seviniyordur değil mi şimdi meselâ, o hâlde Zafer’im de aynı zamanda, onun nâmı hesabına da seviniyorum, kedi köpek iki sene daha rahat edecek mis gibi, hepsi olmuşum, mırlıyorum, kuyruk muyruk sallıyorum, seviniyorum, doktor aradığı kiracıyı bulmuş ne güzel, bir de ona seviniyorum.

“Arıyorum bak Zafer’i!” dedim. “Tutuyorum evi bak! Sonra şey olmasın?”

“Tut tut.” dedi Hülya. “Ara ara.”

Aradım Zafer’i artık. “Hazırla kontratoyu Zafercim,” dedim, “… geliyorum, imzalayalım da bitsin çilemiz.”

“Gelme abi.” dedi Zafer. “Doktor Bey bizzat tanışmak istiyomuş senlen. Kontratı da aranızda hâlledecekmişiniz. Benim komisyonu unutmazsın de mi? Yaz bak, telefonunu veriyom.”

 

***

Benle Oynama -3

Hayatımda ilk defa görüyordum Onkoloji’yi ben. İyi bir şey beklemiyordum ama bu kadar kötü bir şey de beklemiyormuşum demek ki, yıkıldım. “Ulan,” diyorum bir taraftan da kendime, “… altı üstü bina işte. Onunla da mı empati kuracaksın artık? Yeter lan!” Ama kendime söz geçiremiyorum; bina da olsa içi acıyor insanın. O ister mi bakalım önünden geçip gidende bile moral bırakmayacak derecede bakımsız, çirkin, çürük çarık, eciş bücüş olmayı? Onun ne kabahati var? Ona da yazık.

Tabii bir de şu var, ona yazıksa, buraya kadar gelip dertlerine devâ arayanlara haydi haydi yazık. Hastalar ne yapsın? Ya hasta sahipleri? Bu sahra karakolu kılıklı taş yığınına bakıp bakıp demezler mi “Bize buradan umut yok. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Bu binanın kendisi kanser be!” Kesin derler. Ben diyorum meselâ. Hasta olmadığım hâlde moralimi sıfıra indirmiş manzara, hasta olmam gerekmez hoş, hastayla duygu bağı kurdum muydu bin hastadan beter olurum ben…

Ki olmuşum. Ümitsiz ümitsiz bakınıyordum etrafıma. Rüzgârın getirdiği ya da belki bir kuşun dışkısından gelen, gelmek denmez buna, bulaşmak denir, bulaşan birkaç tohumdan nüvelenip kuru kuru büyümüş üç beş ağaç var sağda solda. Gerisi diken, kum, taş, kara toprak, toprağın üstünde sürünen poşet, kâğıt bardak, çer çöp. Otopark kısmı da darmadağın. Millet uzak ara park etmiş; biri buraya, öbürü şuraya. Vallahi yalan yok, arabalara da üzüldüm.

Aah ah… Önce sağlık demesi kolay; hasta olan hastaneyse bizzat, hani nerde önce sağlık?

Onkoloji diyorum yaa… Kanser hastanesi diyorum!

Düşünüyorsun orada durmuş. Kırık koluydu, yırtık menisküsüydü, geniz etiydi, tırnak batmasıydı, hemoroidiydi, iltihaplanmış bademcikleriydi, çürük dişiydi şusuydu busuydu yüzünden gelmiyordu buraya gelen. Çok başka anlamlara gelebilen, misâl, şişlik gibi görünüp ama aslen şişlik olmayan bir şişlikten, lekeyle alâkası olmayan bir lekeden, kabızlığa benzemeyen bir kabızlıktan ötürü geliyordu, korka korka, ödü patlaya patlaya geliyordu, yolda, kapı girişinde, bahçede, otoparkta, binanın cephesinde bir damla moral arayarak geliyordu.

Moral.

Ne kadar bozulduysa moralim, yürümeye başlamışım haberim yok. Yanından geçip gitiğim veya benim yanımdan geçip giden insanları görmez olmuşum. Ağlamışımdır veya gözüm kararmıştır hırsımdan. Yaparım yani. Hepsiyim o an ben, herkesin yerinde ben varım, onların yerine ağlarım, onların nâmı hesâbına gözüm kararır. Olur.

Bahçe demeye bin şahit isterdi, ama bahçedeydim sonuçta ve kim bilir kaç dakikadır dura kalka yürüyor, dikiliyor, bakınıyor ve önüme gelenle empati kuruyordum.

Hastalıklı duvara çakılı pirinç tabelada “Başhekimlik” yazan haşmetli kapının önüne gelmişim. Başhekime de yazık. Tam ona üzülüyordum, yanımdan yanağı alınmış bir adam geçti, başladım buna üzülmeye bu sefer. Nasıl üzülmeyeceksin, sonsuza kadar gülecek artık zavallı. Ağlarken bile kötü kötü sırıtmak zorunda yazık. Ya karısı ne yapsın? Annesi, babası, akrabaları? Haydii, kaptırmışım, bir annesi oluyorum adamcağızın, bir karısı oluyorum, bir babası, bir oğlu, bir kızı. Kolay mı her gün bu yüze karşı durup “İyisin iyi! Maşallah. Her geçen gün daha iyiye gidiyorsun vallaha!” diye yalan söylemek? Koy bakalım kendini onların yerine. Nasıl? Zor değil mi? Yaa, onu diyorum işte.

Hep iddia ederim; biriyle empati kurmak onun ta kendisi olmaktan daha zordur. Kişi bir dert karşısında ne kadar dertlenmesi gerektiğini kendi bile bilmez de çoğu zaman, empat gayet güzel bilir.

Mıstık diye bir arkadaşım vardı üniversitede. Sevgilisi kovmuş bunu, Jale’ymiş kızın adı, çık git hayatımdan, defol demiş, bu da geldi gece bizim eve, hem ağlıyor hem anlatıyor falan, dinledim dinledim, kendimi Mıstık’ın yerine koydum elbette, ama kesmiyor beni tek taraflı empati, Jale’nin yerine de koymuşum, başladım kızı müdafaa etmeye. Kendimi tutmasam ben de kovacağım bizim oğlanı, ağzın kokuyor diyorum, seninle öpüşülmez diyorum, hayvan gibi terliyorsun diyorum, seni kim koynuna alsın diyorum, dinledi dinledi Mıstık, baktı baktı, sen ciddi misin lan dedi, cevap bile beklemeden suratıma tükürdüğü gibi çıktı gitti ondan sonra. Bunu niye anlattım? Şundan anlattım; empat dediğin adam böyle bir adamdır işte. Ben böyle bir adamım. Yerde para dolu cüzdan bulurum, önce kendimi kendi yerime koyup sevinirim, daha tam mânâsıyla sevinemeden başlarım kaybedenin yerine koyup üzülmeye. Bu. Hülya beni terk etse, ona ondan bile çok ben hak veririm, vazgeçmeye falan kalkacak olursa da araya girerim güzelce, yüzüne bakılacak adam değilim deyip… Neyse işte. Buyum yani.

Nerdeydim son?

Başhekimlik kapısının önündeydim. Yanaksız adam mıh gibi çakılmış içime, o mu olmak evlâdır diye soruyordum kendime, onun annesi babası falan mı olmak? Elbette o olmak evlâdır diyordum. Böyle bir durumda hasta olmak, benim gibi duygudaşlığı patolojik derecede yüksek olan insanlar için hasta yakını olmaya yüz bin kere yeğdir. Buyur meselâ, bırak hasta yakını olmayı, kendim olmayı bile içime sindiremiyordum o anda. Kendimi kendi yerime koyunca şu soruyla burun buruna geliyordum çünkü: “O çocuk öyle hastayken senin sağlıklı olmaya ne hakkın var?” Abartıyordum sonra. “Bu hastaneye bu kadar adam, kadın, çocuk geliyor, hepsi canının derdine düşmüş…” diyordum, “Sense hem sağlıklısın, hem de buraya gelme sebebin ev kiralamak! Utan utan!”

Utanıyordum. Evlâd-ı hayvanatın barınma derdi olmasa, önümdeki şu beş altı basamağı çıkıp da dünya işleri için başhekim yardımcısının kapısına dayanmaktan, adamı kira kontratosuyla zırtla pırtla meşgûl edip kim bilir kaç hastanın vaktini çalmaktansa elli defa döndüm gittiydim eve; Hülya’ya da “Adam başkasına vermiş.” deyip seve seve yalan söylerdim, ama gene hastalıklı huyum mâni oluyordu bana. Kendimi bir Yasemin’in yerine koyuyordum, bir Timur’un, bir Ayşegül’ün, bir Sedat’ın; görüyordum ki bana güveniyorlar ne biçim, bahçeli ev bulacağım diye bekleşiyorlar, hadi diyordum o zaman, sık dişini, bul şu adamı, evi bağla, Hülya’ya müjdeyi ver.

Benle Oynama -5

Baba bunu bekliyordu zaten, ben de bekliyordum da ordan biliyorum; oğlu gözden kaybolur kaybolmaz hıçkırıverdi. Ben kendimi tuttum neyse. Ama oyum o an, ben değilim. Omuzları sarsılıyor, sessizce ağlamaya çalıştığı için tuhaf tuhaf sesler çıkarıyordu. Benden duygudaşını nereden bulacaksın; aramızdaki bir metreye yakın mesafeyi tek adımda kapattım, yanına gidip elimi hafifçe omzuna koydum. Dönüp bakmadı bile. İnledi:

“Ben ne yapacağım?”

Omzunu sıktım.

“Allah büyük.”

“Yok yok…” dedi, “Böyle olmaz bu. Kendimi kontrol etmem lâzım.” Burnunu sertçe çekti. Çene kaslarının kabarıp kabarıp inmesinden dişlerini sıktığı belliydi. Titreyen elini gömlek cebine sokup altın gibi duran bir sigara tabakası çıkardı. Tam “Altın değildir canım. Yok yok, kesin değildir. Altın sigara tabakası taşıyan adamın devlet hastanesinde ne işi olur?” diye düşünüyordum, bu sefer de Ligne 2 model som altın bir Dupont çakmak çıkarıp güzel güzel yaktı. Bir bozuldum. İbelo koleksiyonum olduğu için anlarım çakmaktan. “Hayvan herif!” dedim hemen içimden. “Bok gibi paran var, çakmağa sigaraya harcamayı biliyosun, götürsene çocuğu avrupalara!” Şununla empati kurandaydı kabahat. Dupont çakmak diyorum yaa. Kaç bin dolardır bunlar biliyor musun?

“Çok pardon!” dedi o sıra.

“Yok canım, olur böyle şeyler.” dedim, ağladığı için özür dilediğini düşünerek.

“Sana tutmayı unutmuşum!” dedi bu sefer. Demin cebine attığı altın tabakasını geri çıkarmış, bana da sigara tutuyormuş meğer. Gözüm altın Dupont’ta olduğu için gözümden kaçmış.

“Haa, alayım bi tane.” demişim. “Orjinal di mi o?” Nasıl güzeldi Allah’ım! Yaldır yaldırdı namussuz.

“Ne bileyim?” deyip uzattı elime. “Hanımın hediyesi işte. Al, bak.”

Çok da umurumda değilmiş gibi aldım çakmağı, görgüsüzler gibi bakacak değildim, belli etmeden tarttım, sigaramı yaktım, geri uzattım. “Hıı, orjinal bence.” dedim gene hiç umurumda değilmiş gibi. Ki umurumdaydı. Var ya, bunun parasıyla biz en az bir sene ev kirası öderiz ha. Köpeklerle kedilere de bir senelik kuru mama alırız. Servet düşmanı değilimdir gerçi de… Bu ne yani şimdi gözümüze sokar gibi? Ayıp!

Kendimle kolay kolay empati kuramam ama o sinirle kurmuşum işte. “Şurda duruyordum…” dedim toparlanmak için, “İstemeden kulak misafiri oldum. Beniyle mi şey yapmış oğlunuz?”

Alt dudağını ısırırken hırslı hırslı kafa sallayınca sigarasının dumanı burun deliklerinden fırladı çıktı. “Oynamış!” dedi isyanla. Sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi. Hem boğuk hem yüksek. Anlıyordum onu; bağırmak istiyorsun hem, hem de çocuk gittiği yerden gelir de köşeden dönüverir diye bağırmamaya çalışıyorsun. Acıdım. O oldum yeniden. “Koskoca üniversite son sınıf öğrencisi…” diye sürdürdü feryâdını. “Bilinçli dersin, okumuş yazmış dersin, aklı başında dersin… İnsan beniyle oynar mı kardeşim? Sana soruyorum; oynar mı?”

Oğlana demin de kızdıydım zaten, şimdi babasıyla bağ kurduğum için daha fena kızmaya başladım. “Adam olaydı oynamazdı!” dedim öfkeyle. “Bu ne okumuş Allah aşkına? Ne sanıyo bu kendini?” Bir taraftan giydiriyorum ama bir taraftan da çocuğun yerine koyuyorum kendimi, olmaz diyorum, abarttın diyorum, bilse yapar mıydı diyorum, ağır ol diyorum kendime. Ki öbür taraftan da babasının yerine geçmişim zaten çoktan, Allah vurmuş, bir de sen vurma falan diye kızıyorum. Yok yani, durabilsem dururum; duramıyorum. Göz ucuyla baktım da, hırslı hırslı kafa sallıyordu adam. Ağlamayı da unutmuştu sayemde. İyi bari diye düşündüm hemen. Oğlan geldiğinde ağlar göreceğine sinirlenip köpürür görsün babasını. Moral, hastalığın en pahalı ilacı. Ama yeterdi bu kadar. “Peki de…” dedim azıcık vites düşürerek; “Bu ben dün gece çıkmadı herhâlde, hep ordaydı di mi? Durup dururken nerden icap etmiş de…”

Lâfı ağzımdan aldı:

“Ne icâbı kardeşim? İcap micap ne bilsin bunlar. Kendince bir yorum yapmış beyinsiz, demiş bu bende bir pislik, kötü huylu bir hücre falan olsaydı, şimdiye kadar kaç tıraşta kestim, kanattım, içinde kaç kıl döndü, demek ki bir pislik yok, vurmuş jileti benin tepesine.”

O isyan etmekte o kadar haklıydı ve ben o anda o kadar oydum ki, “Pis cahil!” demişim. “Pardon da abicim, üniversitede okuduğundan emin misin sen bunun?”

Beni teselli etmek ister gibi bakıyordu adam. Benimle empati kuruyordu belki de. “Sorma…” dedi altın tabakasından yeni bir sigara uzatırken, “Kamu Yönetim okuyor, düşünebiliyor musun? Bürokrat olacak da devlet işlerine bakacak. Ben bunun gibilere sivilcemi sıktırmam, sivilcemi sivilcemi.”

Haklıydı. Ben de kaptırmıştım.

“Kamu yönetimiymiş!..” dedim Ligne 2 Dupont’la yeni sigaramı yakarken. “Sen kiiim, kamuyu yönetmek kim? Önce tıraş bıçağını idare et, kendi suratını idare et önce sen.”

Demin hissettiğimden çok daha derin bir duygudaşlıkla bakmaya başlamıştı bana zavallı baba. Demek ki bu dünyada benden başka empatlar da var diye düşündüm.

“Ağzını öpeyim senin!” dedi. “Dünden beri tut kendini tut kendini, şiştiydim. Aynen içimden geçenleri söyledin, ben söylemiş kadar oldum. Diyorum yüzüne yüzüne söyleyeyim şunun, bağırıp çağırayım, bize bu kâbusu yaşatmaya ne hakkın var diyeyim, salak diyeyim, aptal diyeyim, olmuyor, kıyamıyorum, morali zaten bozuk, bir de ben bozmayayım deyip susuyorum, içime atıyorum.” Durup yutkundu. “O benim tek çocuğum…” Sesi titremeye başlamıştı; ağladı ağlayacak “Evlât…” diye devam etti dalgın dalgın, “Evlât işte… Ne yapacaksın? İnsanın canı…” Ağlamayı koyverdi. “Canım o benim. Canım canım canım…”

Az önce kızmakta ne kadar haklıysa şimdi de ağlamakta o kadar haklıydı adamcağız. Yerden göğe. “Versene şu çakmağı sen.” dedi burnunu çekerek.

Baktım, atıp atıp tutuyorum cânım çakmağı, tartıyorum, evirip çeviriyorum, kapağının içine falan bakıp kaç ayar altın olduğunu okumaya çalışıyorum, yakıp yakıp söndürüyorum, gazını kısıp kısıp açıyorum, gömlek cebime sokup nasıl durdu diye bakıyorum, alıp seyrediyorum, okşuyorum; bozacağımdan korktu demek.”Haa, pardon” dedim. “Al!” Terbiyesiz herif. Altın Dupont’la dolaşmasını biliyorsun, adam ol da oğlunu adam gibi bir hastaneye götür. Şurda adam yerine koyduk, üzülüyoruz senin için. İt! Ama ne de olsa serde insanlık var, empatlık var, kıyamadım, “Şimdi abicim…” dedim soğuk soğuk. “Bence ağlama artık yani… Epey oldu senin delikanlı gideli. Gelir melir, seni bu hâlde görür, hepten yıkılır. Di mi?”

Yaşlı gözleriyle baktı bana, “Doğru diyorsun kardeşim…” dedi. “Sağlam durmam lâzım. Ne iyi oldu senin burda olman. Allah senden razı olsun.” Elini gömlek cebine attı. Dedim tamam, demin ayıp ettiğinin farkına vardı, şimdi çıkarıp çakmağı bana hediye edecek.

Gözüm cebin içindeki elde, “Çocuk işte…” dedim, “O kadar da şey yapmamak lâzım. O ister miydi böyle olsun!”

“Kim ister?” dedi. Elini çıkardı ki bomboş. “Yav sende mendil var mıydı?”

Benle Oynama – 7

Babasının kaybolduğunu gören çocuk “Baba!” diye seslendi kapanan kapıya doğru. Yokluğunda adamla ne tür bir yakınlık kurduğumuzu, bunun hakkında neleri neleri öğrendiğimi bilemezdi. Yanımdan geçmek üzereyken kolumu uzatıp yolunu kestim.

“Pardon!” dedi şaşırarak; “Müsaade ederseniz…”

Müsaade etmedim. “Baban tuvalete kadar gitti canım.” dedim. Kolumu otopark bariyeri gibi tutuyordum göğsünün önünde. “Gelir birazdan. Bulabildin mi sigarayı bari?”

Baba, tuvalet, sigara gibi üç büyülü kelimeyi duyunca şaşırıp “Tanışıyor muydunuz babamla siz?” dedi. Sol eliyle yanağını kaşıyormuş gibi yapıp yüzünün sağ yarısını örtmeye çalışıyordu. Ağlamıştı da belli. Ben olsam ben de ağlardım. Nasıl zoruna gidiyordu kim bilir. Nasıl korkuyordu. Tam bir şeyler konuşmuş olmak içöin babasıyla yeni tanıştığımızı, dolayısıyla hem tanışıyor hem de tanışmıyor sayılacağımızı söyleyip lüzûmsuzluk yapacaktım, “Ağlıyordu değil mi?” diyerek o beni şaşırttı. “Tuvalete gittiği falan yok, ben görmeyeyim diye kaçtı içeri.” Elini indirdi yarasından, ama yüzünün o kısmını hâlâ görüş açımın dışında tutuyordu. “Doğru söyleyin, özellikle mi çağırdı sizi bugün? Destek olasınız diye mi? Kimseyle görüştü mü ben yokken? Yani telefonla diyorum.”

Göz pınarlarında küçücük birer gözyaşı damlası belirmişti. Bir o düşecek gibi oluyordu bir öbürü. İçim zaten acıyordu, iyice acıdı yazık. Ağla işte diyorum bir yandan. Niye tutuyorsun kendini evlâdım diyorum, hadi gel de empat olma şimdi diyorum, ama hep içimden diyorum. Yaklaştım. “Yok yok…” dedim, “Biz babanla yeni tanıştık. Ben de Nejat Bey’e geldim deyince lâf lâfı açtı, bahsetti bana biraz durumdan. Çok geçmiş olsun, ama şey yapmamak lâzım yani.” Bir ölüm karşısında lâl olurum ben, bir de ağır hastalık karşısında. Şimdi çocuk, “Ee, başka?” dese kalırım öyle, “Ney yapmamak lâzım?” dese gene kalırım, “Sen hangi durumdan bahsediyorsun?” dese hepten kalırım. Allah’tan beni dinleyecek hâlde değildi de hiçbir şey demedi. Biraz sonra sağ yanağındaki korkunç manzara için bir onkologla görüşecekti ve daha otuz saniye var yok, babası gözlerinin önünde ağlaya ağlaya içeri kaçmıştı, o da ana kuzusuydu, korku içindeydi, ne yapsın, nasıl dinlesin beni, niye dinlesin? Ben de olsam dinlemezdim. Öylece, bir şey diyemeden dikildim karşısında. Boş boş dikilirken de şeytan dürttü, bunun babasının Eryaman’daki köşe tripleks bahçeli evi geldi aklıma. Bakarsın iyi haber verirdi Nejat Bey birazdan, adam da sözünü tutup atardı anahtarı masanın üstüne, gidin yerleşin, ev sizin derdi, biz düğün dernek taşınırdık hayvanlarımızı da alıp; Hülya gene her şeye bir kulp takar, bir dolu söylenirdi kesin ama kira da yok ya, onun da işine gelirdi, mis gibi olurdu sonuçta. Kaptımışım düşünüyorum, hayâlleniyorum… Salacaksın köpekleri kedileri diyorum, mangalı da yakacaksın arka bahçede… Kötü kötü sırıtmışım öyle. Kendimden utandım, gözüme güneş kaçmış gibi yaptım.

Çocuk pantolonunun cebinden telefonunu çıkardı o sırada. Ekrana baktı, acı acı gülüp gösterdi bana. “Annem!” yazıyordu. Ses duymadığıma göre titreşimdeydi demek. Kulağına götürdü. Ben hemen kendimi annesinin yerine koydum.

“Anne… Daha gelmedi Nejat Amca…” dedi. Az dinledi annesini. Ne diyor olabilirdi kadıncağız? Ben de geliyorum yavrum falan? “Hayır, sakın!” diye parladı. Bana parlamış gibi bozuldum. Sesi ergen oğlan sesine dönüşmüştü birden, hem kart hem yırtık çıkıyordu şimdi; tipik anneye itiraz sesi. Sen karışma derdim ben bunun annesinin yerinde olsam. Geleceğim derdim. “Gelmek falan yok…” dedi o. “Biz babamla hâlledip döneceğiz işte.” Ama bari beni hemen arayın derdim, anneyim ben, merak ederim derdim. “Tamam… Ararım çıkar çıkmaz.” deyip kapattı, demek annesi de öyle demiş, ne kadar iyi empat olduğumu anla, telefonu bağrına basıp sessiz sessiz gözyaşı dökmeye başladı. Ağlama yavrum diyesim geldi, bak annen yanında, kendimi zor tuttum. Uzanıp dokundum eline, “Bırak bakalım şu telefonu…” dedim. “Ver bakalım bana… Aferiin. Şunu kapatalım şimdi, kimse aramasın. Nerden kapanıyordu bu? Kırmızıya mı basıyorduk?” Kalan son mendilimi uzattım. “Sil bakalım gözünün yaşını. Aa! Dur canım sen de. Ne var korkacak?”

Tam silinmişti, babası göründü kapıdan. Yüzünü yıkamış, biraz da saçını ıslatmıştı. Kısacık bir an göz göze geldi benimle, oğluna şöyle bir baktı, yenile ağladığını anlayınca gözlerini kaçırdı, hızla bana döndü tekrar: “Demek tanıştınız?”

“Tanıştık tanıştık.” dedim. Ne diyeyim? Tanıştık ama daha daha ismini bile bilmiyorum senin oğlanın mı diyeyim? Senle de tanıştıydık güyâ ama senin ismini zaten bilmiyorum mu diyeyim? Ne diyeyim?  Çocuğun cep telefonu elimde kalmıştı. Geri verdim.

Bir alıcı gözle baktım da şöyle, farklı bir gerillim vardı babanın üzerinde. Deminki üzüntüden bayağı farklı bir şey vardı. Belli etmeden göz kırptı bana. Sandım ki durum nasıl gibisine kırpıyor, ortamı daha fazla germenin mânâsı yoktu, ben de ona iyi gibisine kırparak içini rahatlatmaya çalıştım.

“Tuvalete gitmişken Nejat’ı sordum tekrar…” dedi soluklanıp. Üst dişleriyle alt dudağını hafif hafif dişliyordu. “İçerdeymiş yahu. Poliklinik kapısından girmiş. Günahını almışız çocuğun.” Tekrar göz kırptı bana. Demek ki demin de bunun için kırpmışmış, sen de bizle gel demek istiyor. “Girelim hadi.” Oğluna bakamıyordu. Ben baktım onun yerine; durduğu yerde tökezlemiş gibiydi çocuk. Bir yerine âni bir sancı saplanmıştı da sanki, neresi olduğunu bulmaya çalışıyordu; yüzünde öyle bir donuk ifâde, öyle bir kalakalmışlık. Koy onun yerine kendini, sen de kalakalırsın. Hem ölüyorsun ne olduğunu öğrenmek için, hem de öğrenirsen öleceksin. Zor. Yanına geçtiğim gibi babacan bir edâyla koluna giriverdim bunun. “Hadi bakalım.” dedim. “Giriyoruz.” Kendimi Hulusi Kentmen gibi hissediyordum.

Çocuk o kırılgan havasından sıyrılıverdi bir anda, ilk defa ters ters baktı bana. “Siz nereye giriyorsunuz?” dedi. Kolunu da çekip kurtardı kolumdan. Bu sefer de kendimi çok lüzûmsuz hissettim. Şimdi baban göz kırptı desem olmaz, benim de bi ev işim vardı desem, koyun can derdinde kasap et, küfür etmişim gibi olur, Allah’tan babası yetişti imdadıma.  “Ben rica ettim oğlum…” dedi. “Demin sen sigara almaya gittiğinde konuştuk da biraz, bu arkadaşın da başka bir işi varmış Nejat’la, bize sırasını verdi sağ olsun, ben de dedim ki beraber gireriz, Nejat benim arkadaşım, belki bir yardımım dokunur.”

Oğlan “Çok sırasıydı yani!” dedi soğuk soğuk. “İş görüşmesiymiş… Biz ne diyoruz siz ne diyorsunuz!”

Anlıyordum. Çok iyi anlıyordum onu. Elinde olsa babasını bile sokmazdı doktorun yanına, ben kim oluyordum da gireyim?

“Öyle deme yavrum…” dedi babası. “Arkadaş randevu saatini kaçırdı bizim yüzümüzden.” Yalan söylüyordu tabii. “Ben olmazsam Nejat şey yapmaz şimdi, görüşmez falan… di mi?            ” Onu da çok iyi anlıyordum. Destek arıyordu. Bazılarımız, alacağımız bir haberden korkuyorsak, şu çocuk gibi tek başımızayken almak isteriz, bazılarımız ise bilâkis yanımızda birileri olsun arzu ederiz şu baba gibi. O istemiyordu ama bu istiyordu beni işte. Top bendeydi.

“Hadi hadi…” dedim tekrar Hulusi Kentmenleşerek. “Senin ergenlik sivilcen yüzünden kendi işimden oldum zaten.” Çocuğa bakıp güldüm. “Kerata!” Bir kaytan bıyığım eksikti. Baktım o da gülüyor, koluna girip şımardım: “Yürü ulan!”

Yürüdü anasının kuzusu.

Benle Oynama -8

Döner kapıdan içeri ittim bunu. peşinden giriyordum, baba dirseğimden tuttu, “Senin işin olmayacak inşallah Nejat’la.” dedi. “İçime doğdu. İyi haber alacağız. Sonra sıra bende.” Ağlamaklıydı. Zayıf ümidi boğuyordu onu. O oldum birden. Koca evi verir miydim bir başkasına otursun beleş? Öf, hem de ne biçim verirdim. Tapusunu bile verirdim be. Çocuğumun hayatı söz konusuydu; yemişim evi barkı.

Adam sırtıma vurup beni serbest bırakırken başımı öne eğdim. Hem üzülmüştüm onun yerine, hem kendi yerime utanmış, ezilmiştim. Şurada lüzûmsuz tek bir adam vardı, ben, lüzûmsuz tek bir iş vardı, benim hiç de hak etmediğim köşe tripleks. Geri dönmeyi çok düşündüm. Ciddiyim. Ama dönemedim, kaldım orada. Kendim için değil; bana ihtiyaç vardı, onun için.

Kalabalık koridorda ilerlemeye başladık üçümüz. Bu denli tehditkâr bir ismi olan bu hastanenin bu kadar kalabalık olması şaşırıcıydı. Issız, hadi bilemedin tenha olmasını bekliyor insan. Ama öyle değil. İğne atsan yere düşmez; öyle. Kafası sarılı, kolu sarılı, yüzü sarılı, eli sarılı, ayağı sarılı, kimi maskeli kimi koltuk değnekli dertli dolu koridor. Öteki hastanelerden farkı yok bu bakımdan. Ama başka bakımdan farklı; onkoloji hastaları itişip kakışmıyor, doktora bir an önce görünmek için telaş etmiyor, kuyruğa kaynak yapmıyor, sabırla bekliyor hepsi. Ben olsam ben de acele etmem hiç. İyi haber duyacaksam zaten iyiyimdir, aceleye ne hâcet, kötü haber duyacaksam zaten kötüyümdür, duymasam da olur. Hâttâ duymasam daha iyi olur.

Oğlan ortamızdaydı şimdi, ben artçı çavuş gibi arkada. Baba öne düşmüştü çoktan. Ardına kadar açık kapısı suni deri kaplı bir odanın önüne geldiğinde durdu. Yüzü şekilden şekile giriyordu. “Geldik!” dedi.

“Görüyoruz baba…” dedi oğlan. “Girsene yaa.” Ne olacaksa olsun diyordu çocuk.

Yüzünde zorlama bir tebessümle kafa sallayıp girdi adamcağız. Oğlu da hemen onun peşinden. Ben biraz ayak sürüdüm yalan yok. Çok babaydım o an, çok oğuldum, kötü bir şey duymak istemiyordum. Ama girecektim.

Girdim.

Girişe göre solda kalan büyücek masada oturan pala bıyıklı, güler yüzlü doktor ayağa kalktı bizimkileri görünce. Nejat Bey buydu kesin. Tanışmış olduk.

“Nerde kaldınız bu saate kadar Suat?”

Babayla tanışma işi de aradan çıktı böylece.

Suat Bey kırık dökük cümlelerle, “O kapıda bekliyorduk sen bu kapıdan girmişin…” demeye çalışarak durumu izah etti. Neşeli göründüğünü sanıyordu ama sanmayı bile beceremiyordu. Nejat Bey onu dostça iteleyip hemen arkasındaki oğlana bir elense çekti.

“Ne yaptın ulan haylaz? Ne bu suratının hâli?”

“Yaa Nejat Amca…” Çocuk an be an koflaşıyor gibiydi. Onun adı neydi ki acaba?

“Geç otur geç. Hergele seni!”

Sıramı beklerken içeriye göz atıp duruyordum; ne bileyim, insan başhekim yardımcısı falan deyince vakur bir makam odası görmeyi bekliyor, ama alâkası yoktu. Makam odasından ziyâde apartman yöneticisinin odasına benziyordu burası. Solda bir büyük masa, onu zaten demin dediydim, odanın öbür ucunda, sağda da bir başka büyük masa, ortada naylon yüzlü bir dolu L koltuk. Nejat Bey’in nasasının önünde dizili koltuklar hemen hemen doluydu, sanırsın bunlar da aidat ödemeye gelmiş apartman sakinleri, öbür masanın önündeki koltuklar boş. Baktım da, o masadaki adamın önünde de Başhekim Yardımcısı yazıyordu. Beyaz mermerden bir plakaya yaldızlı harflerle ismini yazdırmıştı: Metin Fincancı. Masasının üstü tertemizdi Metin Fincancı’nın. Not kâğıdı bile yoktu. Sen nasıl doktorsun? Önlüğünün üst cebinden de şık bir eşantiyon kalem çıkmıştı direk gibi. Fonksiyonsuz ve anlamsız duruyordu. Hem Metin Fincancı, hem de kalemi. Niye diyeceksin; Nejat Bey’in masasının önündeki L koltuklar doluydu da bununkinin önündekiler boştu ya, işte ondan diyorum. Herkes de ardını bu adama dönmüştü üstelik. Vücut dili diye bir şey varsa, “Senden gelecek hayır Allah’tan gelsin!” der gibiydiler. Bir de mühim bir adammış gibi isim yazdırmalar falan. Nejat Bey niye yazdırmıyor? O adam değil mi?

“Arkadaş sizden mi?”

Sese döndüm. Nejat Bey beni soruyordu Suat Bey’e. Atılıp elimi uzattım, evet dedim, sonra döndüm hayır dedim, sonra iyice dağıtıp gene evet dedim.  Nejat Bey uçları sigaradan sararmış bıyıklarını oynata oynata Suat Bey’e döndü.

“Beraber misiniz değil misiniz Suat?”

Suat Bey sağ olsun “Beraberiz beraberiz.” dedi de yok evini tutmaya geldiydim yok kapıda bunlarla karşılaştıydım yok ayrı gelecektim ama Suat Bey ısrar edince beraber geldim falan gibi kimsenin işine yaramayacak bir dolu lâf etmekten kurtuldum. Zaten pek de edecek gibi hissetmiyordum kendimi; duygudaşlığım üstüm çökmüştü gene. Şu masanın önünde oturan herkes Suat Bey gibi haber almaya gelmişti besbelli. Onların yerine koyuyordum kendimi, çok zordu, sonra Nejat Bey’in yerine koyuyordum, o daha da zordu. Kötü haber almak mı daha kötü, kötü haber vermek mi daha kötü dersen, bin kere derim ki kötü haber vermek daha kötü; katiyen istemezdim Nejat Bey’in yerinde olmayı, ama öyle düşünürken bir de baktım arka masadaki Metin Bey’le de empati kurmuşum. Yalnızlık Allah’a mahsus diyorum, ona da yazık diyorum, çıkamıyorum bir türlü işin içinden. “Geçin, buyrun.” dedi de Nejat Bey, öyle toparladım şimdilik. “Biraz bekleteceğim sizi.”

Beklerdik. Hiçbirimizin acelesi yoktu; teşhis meraklısı değildik.

Zaten Suat Bey de “Bekleriz bekleriz.” dedi hemen. “Sen işine bak.” Bunu, “Oh, şükürler olsun!” der gibi demişti adamcağız. Gözlerim doldu.

L koltuklardan birine rastgele geçip oturuyordum ki baba oğulun beni izlediği çekti dikkatimi. Yakınımda olmak istiyorlardı. Daha bir fena oldum ben, burun kemerimi sıkıp boş duran yan yana üç koltuğun sağ başındakine oturdum. İkisi de ânında yanımda bitti tabii. Oğlan benim yanıma, baba oğlunun yanına.

Oof of. Ne zor!

Nejat Bey masasına yerleşmişti. Kollarını yasladı, öne eğildi, masayla pencere arasında şahit iskemlesi gibi duran iki boş iskemleyi gösterdi sol eliyle. “Evet…” dedi ortaya. “Kim geliyordu şimdi?”

L koltuklar hareketlendi, bir kadınla bir adam kalkıp o iki iskemleye yerleşti.

Buyur. Naklen teşhis dinleyeceğiz burda şimdi. Hiç bana göre değil. Hiç. Ne yapacağımı bilemediğimden veya o anda yapılabilecek en doğru şey oymuş gibi geldiğinden, elimi uzatıp yanımda oturan oğlanın ensesine dokundum şöyle. Diken dikendi tüycükleri, iğne iğneydi. Dönüp imdat ister gibi baktı bana. Yüzünün lânetli tarafı tastamam gözlerimin önündeydi. İlk karşılaştığımızdan bu yana daha da ilerlemiş, büyümüş gibiydi leke.

Bakamayacaktım. Nejat Bey’e döndüm. Sola eğilmiş, yakınına oturttuğu adamla kadına, yüzünde kapıdan girdiğimden beri eksilmeyen tebessümüyle gayet müşfik, son derecede anlayışlı ve hakikâtli bir ifadeyle bakıyordu. Bir şeyler sordu, dikkatlice dinledi, kapı açık olduğundan dışarıdaki uğul uğul kalabalığın bütün gürültüsü içerideydi, o yüzden kimin kime ne dediği duyulmuyordu, dönüp bir yere telefon etti, önündeki kâğıda bir şeyler yazdı, kadınla adama uzattı, sonra ikisinin de elini sıktı oturduğu yerden, dudak hareketlerinden anladığım kadarıyla geçmiş olsun ya da güle güle gibi bir şeyler dedi, iskemlelerin boşalmasını bekledi, arkasından döndü tekrar L koltuklarda oturanlara, “Evet…” dedi, “Şimdi kim geliyor bakalım?”

Başka birileri geçip oturdu yamacına.

Çok hasta vardı çok. Kapıdan biri çıkarken bir başkası giriyordu. Ben Nejat Hoca’ya derdini anlatanların yüz ifadelerinden ayrı ayrı ve çok fena etkileniyor, bakmayayım deyip başımı aksi istikâmete çeviriyordum ara sıra. O zaman da masasının üstü ve önü bomboş olan diğer başhekim yardımcısına takılıyordu gözlerim. Metin Fincancı’ya. Adam yerine koyan yoktu adamı. Kapıdan giren, Nejat Hocam da Nejat Hocam. Bakıp bakıp yazık diyordum. Orası onkoloji değil de meselâ ortopedi hastanesi falan olsaydı, sırf moralini düzeltmek için kalkıp birkaç şey danışabilirdim.

Ne yana baksam ayrı dert.

Hadi Nejat Bey’e bakmadım, buna da bakmayayım, çeviriyordum kafamı bizimkilere. Titriyor muydu neydi çocuk? Yavrum! Yahu yemin etsem Allah affeder, şu uğursuz leke az daha yayılmış gibiydi sanki. Göz ucuyla kirli sakallarının bittiği yere bir mim koydum ki beş dakika sonra bir daha kontrol edeyim. Gözümü üzerinden aşırıp babasına baktım; o daha beterdi, bir lekesi eksik. Ondan da kaçırdım gözlerimi. L koltuklara döndüm. Tahminimce Nejat Bey’e iki kalmıştı. Üçüncü gülümsemesini bize gülümseyecekti başhekim yardımcısı ve yeni boşalan iskemleleri gösterip “Evet…” diyecekti bir kere daha, “Kim geliyor bakalım?”

Biz gidecektik o zaman.

Niye biz diyorsam… Bu ikisi gidecekti işte.

Her tarafımı ter basmıştı. Bekle bekle, Nejat Bey’e bir kala dönüp yaptım kontrolümü.

Yuh!

Demin bu sakalların sınırına bile yaklaşmamışken şimdi altına girip gitmişti leke. Vah yazık dedim, vah vah, gitti çocuk! Tüh!