Benle Oynama – 1

Kiracıysan kaderin kara bir gecede kara bir kalemle kara bir kâğıda yazılmıştır, ev sahibin çık dedi mi çıkacaksın. Bir de bizim gibi hayvanatlı kiracıysan, oraya buraya kader yazmaya, kalem kâğıt aramaya, israf etmeye falan hiç gerek yok, doğrudan bahtı karasın, hiç debelenme. Ne buldunsa beğenecek, seni evlâd-ı hayvanatla kabûl eden her ev sahibinin elini yerde nimet bulmuş gibi üç defa öpüp başına götürecek, adam sana ev diye ahır gösterse ay ne güzelmiş, anasının örekesi kadar kira istese ay ne mâkulmüş diyeceksin. Beğenmeme şansın yok, pazarlık şansın yok, uzak yakın deme şansın yok, uzatmayayım, hiçbir konuda hiçbir şansın yok. On beş baş hayvanata razı olup evini kiraya veren bir adam buldun mu; gölge görmüş deve gibi çökeceksin o mübârek insanın dizinin dibine. Kira bedelini sonra tartışırsın. Yok, bu yalan oldu. Neyi tartışıyorsun? O söyler, sen de kabûl edersin. Bitti.

Ama tek dert bu değil; bir de Hülya var başımın derdi.

Âdetidir arkadaşın; dünyanın en güzel evini bulayım istersem, ilkin beğenir, tut tut diye gaz verir, teşvik eder, ben havaya girip salak gibi tutarım, ondan sonra sanki o hiç beğenmemişmiş, başından beri karşıymış da ben onun bütün itirazlarına rağmen kalkıp kendi başıma kiralamışmışım gibi başlar ana avrat sövmeye. Yok, bana değil. Ortama söver, tuttuğum eve söver, feleğe söver; nesneler değişir, sövme fiili hiç değişmez. Kaç kere denedim, kasten hiç karışmadım meselâ, gitti kendi buldu, kendi beğendi, kendi gelip anlattı bana, öve öve deve etti kendi bulduğu evi, sıra taşınmaya gelince gene kendi  başladı ana avrat. Ne boktan evmiş de bin tane hayvanla nasıl sığacakmışız da bok gibi eve bi dünya kira istiyomuş pezevenk de bu kadar kira mı olurmuş da zaten semtinde meymenet yokmuş da dağın başıymış da hay amına koyaymış da…

Hep aynı hep aynı.

Ben de sözümü sakınacak değilim; giydiririm ânında:

“Kendin aradın kendin buldun kendin beğendin kendin tuttun kızım. Ev ararken gözün yanında değil miydi?”

“Baarma bana!” der hemen. “Adam olaydın da sen bulaydın.”

Al buyur. Bulsan kabahat bulmasan kabahat.

Dedim ya, kiracının bahtı karadır. Kararıverdi gene bir gün.

Cengiz Sokak’ta oturduğumuz evin sahibi müjde verir gibi “Nihâyet müteahhide verebildim bizim evi. Size zahmet iki aya kadar çıkarsanız…” deyince başlayan yeni bir taşınma gerilimi vardı evde ve günden güne artıyordu. Hülya’nın tepkilerini yumuşatmak için “Ama bizden çok memnunmuş yani Bahattin Bey…” diye yalan söylüyordum ben. Hâttâ iyice abartıp “Sizin gibi kiracıyı nerden bulacağım deyip deyip hayıflanıyordu. Gözleri dolmuştu adamın.” bile diyordum.

Hemen inanır Hülya. Gene inandı. “Zor bulur bizim gibisini…” dedi hiddetle, “Götü boklu gecekondusuna üç daire kirası aldı bizden orospu çocuğu! Hem de kaç sene! Ağzına sıçtımın herifi! Piss!”

“Yaa tamam. Sen de sövme elin adamına. Bulmuş müteahhidini vermiş işte. Mal onun mülk onun, bize ne?”

“Zaten sen hep karşı tarafı tut, beni hiç tutma. Gider arar bulursun o zaman başka bi bahçeli ev şimdi.”

Kadının Türkçe hâkimiyetine bak; aynı anda bütün zaman kiplerini kullanabiliyor. “Orda duuur!” dedim, “Bu evi buldum da tuttum diye demediğini bırakmadıydın bana, şurda tepine tepine bi hâl olduydun, daha unutmadık. Ben tövbeliyim kardeşim; sana ev mev tutmam. Kendin bul, tut, ne yapıyosan yap, ağzımı açarsam şerefsizim.”

“Saçmalama be!” dedi. İhâleyi bana yıkmak dururken niye üstüne alsın? “Sen tut işte. Bi şey demeyiz.”

“Bak var ya… Bi dersen…”

“Demeyiz dedik işte!”

İnandığımdan değil; onun da kendine inanmadığını biliyorum ama çarem mi var? Hem gezip dolanıp bakacağım bahçeli evlere, hem emlakçı Zafer’e haber vereceğim ki düşürürse o da bana haber versin. Bakmam dediğine bakma, annesigile gidip geldikçe Hülya da bakacak oraya buraya, eşe dosta haber salacak, dairede arkadaşlarına soracak, ne yapsın? Ne yapalım? Adam gibi ev aramıyoruz ki biz. Kat karşılığında müteahhide verileceği güne kadar etiyle kemiğiyle bize teslim edilecek, yok kapılarını köpekler yemişmiş, yok duvarlarını kediler çırmalamışmış, yok biz gene yangın çıkartmışmışız, bizden başka hiç kimseye dert olmayacak, bir ayağı çukurda, o kadar hayvancağızla rezidansta oturacak hâlimiz yok, bir gözü toprağa bakan müstakil bir ev arıyoruz. Ee, bu da uzayda hayat aramak gibi bir şey yani. Ankara’da müstakil ev mi kaldı?

Kalmış meğer.

Gökte ararken yerde bulduk biz. Daha doğrusu Zafer buldu. Emlâkçı Zafer. “Doktor evi abi…” diyordu telefonda, sanki araba. “Hayvana mayvana hiçbi şey demiyo adam; isterseler sığır beslesinler diyo, iki sene bildikleri gibi otururlar, ondan sonra çıkarlar, hâttâ çıkarken yıkar da çıkarsalar daha da memnun olurum diyo, buyursunlar baksınlar, tutuyosalar tutsunlar diyo.”

Nasıl tutmayacaksın? Hem müstakil ev, hem ev sahibi iki sene oturma garantisi vermiş, hem hayvana mayvana itirazı yok, hem de gene bizim sokakta. Cengiz Sokak dediğin Yenimahalle’nin başucundan başlıyor, ayakucuna, yani Demetevler’e kadar gidiyor, öyle ince uzun, sırık gibi bir sokak. Adres değiştirmiş bile olmayacağız düşün. Zaten de Yenimahalle’ye hastayız, ben seviniyorum, baktım Hülya benden beter seviniyor.

“Bir gidip baksa mıydık Hülya?” dedim ağzını aramak için.

“Kaymaklısını buldun da kıllısını mı arıyon?” dedi. Çok bâriz seviniyordu. “Nesine bakacan? Git tut işte.”

Şu hayatta gördüğün göreceğin en büyük empat benim; her iddiasına varım. Herkesin yerine üzülebilir ve sevinebilirim ben, herkesin yerine utanabilir ve kahrolabilirim; hiç ayrım gözetmem. Hülya seviniyor ya ev bulduk diye, olmuşum sana Hülya, ben ondan çok seviniyorum, Emlâkçı Zafer bir kira tutarında komisyon alacağım diye seviniyordur değil mi şimdi meselâ, o hâlde Zafer’im de aynı zamanda, onun nâmı hesabına da seviniyorum, kedi köpek iki sene daha rahat edecek mis gibi, hepsi olmuşum, mırlıyorum, kuyruk muyruk sallıyorum, seviniyorum, doktor aradığı kiracıyı bulmuş ne güzel, bir de ona seviniyorum.

“Arıyorum bak Zafer’i!” dedim. “Tutuyorum evi bak! Sonra şey olmasın?”

“Tut tut.” dedi Hülya. “Ara ara.”

Aradım Zafer’i artık. “Hazırla kontratoyu Zafercim,” dedim, “… geliyorum, imzalayalım da bitsin çilemiz.”

“Gelme abi.” dedi Zafer. “Doktor Bey bizzat tanışmak istiyomuş senlen. Kontratı da aranızda hâlledecekmişiniz. Benim komisyonu unutmazsın de mi? Yaz bak, telefonunu veriyom.”

 

***

Benle Oynama -3

Hayatımda ilk defa görüyordum Onkoloji’yi ben. İyi bir şey beklemiyordum ama bu kadar kötü bir şey de beklemiyormuşum demek ki, yıkıldım. “Ulan,” diyorum bir taraftan da kendime, “… altı üstü bina işte. Onunla da mı empati kuracaksın artık? Yeter lan!” Ama kendime söz geçiremiyorum; bina da olsa içi acıyor insanın. O ister mi bakalım önünden geçip gidende bile moral bırakmayacak derecede bakımsız, çirkin, çürük çarık, eciş bücüş olmayı? Onun ne kabahati var? Ona da yazık.

Tabii bir de şu var, ona yazıksa, buraya kadar gelip dertlerine devâ arayanlara haydi haydi yazık. Hastalar ne yapsın? Ya hasta sahipleri? Bu sahra karakolu kılıklı taş yığınına bakıp bakıp demezler mi “Bize buradan umut yok. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Bu binanın kendisi kanser be!” Kesin derler. Ben diyorum meselâ. Hasta olmadığım hâlde moralimi sıfıra indirmiş manzara, hasta olmam gerekmez hoş, hastayla duygu bağı kurdum muydu bin hastadan beter olurum ben…

Ki olmuşum. Ümitsiz ümitsiz bakınıyordum etrafıma. Rüzgârın getirdiği ya da belki bir kuşun dışkısından gelen, gelmek denmez buna, bulaşmak denir, bulaşan birkaç tohumdan nüvelenip kuru kuru büyümüş üç beş ağaç var sağda solda. Gerisi diken, kum, taş, kara toprak, toprağın üstünde sürünen poşet, kâğıt bardak, çer çöp. Otopark kısmı da darmadağın. Millet uzak ara park etmiş; biri buraya, öbürü şuraya. Vallahi yalan yok, arabalara da üzüldüm.

Aah ah… Önce sağlık demesi kolay; hasta olan hastaneyse bizzat, hani nerde önce sağlık?

Onkoloji diyorum yaa… Kanser hastanesi diyorum!

Düşünüyorsun orada durmuş. Kırık koluydu, yırtık menisküsüydü, geniz etiydi, tırnak batmasıydı, hemoroidiydi, iltihaplanmış bademcikleriydi, çürük dişiydi şusuydu busuydu yüzünden gelmiyordu buraya gelen. Çok başka anlamlara gelebilen, misâl, şişlik gibi görünüp ama aslen şişlik olmayan bir şişlikten, lekeyle alâkası olmayan bir lekeden, kabızlığa benzemeyen bir kabızlıktan ötürü geliyordu, korka korka, ödü patlaya patlaya geliyordu, yolda, kapı girişinde, bahçede, otoparkta, binanın cephesinde bir damla moral arayarak geliyordu.

Moral.

Ne kadar bozulduysa moralim, yürümeye başlamışım haberim yok. Yanından geçip gitiğim veya benim yanımdan geçip giden insanları görmez olmuşum. Ağlamışımdır veya gözüm kararmıştır hırsımdan. Yaparım yani. Hepsiyim o an ben, herkesin yerinde ben varım, onların yerine ağlarım, onların nâmı hesâbına gözüm kararır. Olur.

Bahçe demeye bin şahit isterdi, ama bahçedeydim sonuçta ve kim bilir kaç dakikadır dura kalka yürüyor, dikiliyor, bakınıyor ve önüme gelenle empati kuruyordum.

Hastalıklı duvara çakılı pirinç tabelada “Başhekimlik” yazan haşmetli kapının önüne gelmişim. Başhekime de yazık. Tam ona üzülüyordum, yanımdan yanağı alınmış bir adam geçti, başladım buna üzülmeye bu sefer. Nasıl üzülmeyeceksin, sonsuza kadar gülecek artık zavallı. Ağlarken bile kötü kötü sırıtmak zorunda yazık. Ya karısı ne yapsın? Annesi, babası, akrabaları? Haydii, kaptırmışım, bir annesi oluyorum adamcağızın, bir karısı oluyorum, bir babası, bir oğlu, bir kızı. Kolay mı her gün bu yüze karşı durup “İyisin iyi! Maşallah. Her geçen gün daha iyiye gidiyorsun vallaha!” diye yalan söylemek? Koy bakalım kendini onların yerine. Nasıl? Zor değil mi? Yaa, onu diyorum işte.

Hep iddia ederim; biriyle empati kurmak onun ta kendisi olmaktan daha zordur. Kişi bir dert karşısında ne kadar dertlenmesi gerektiğini kendi bile bilmez de çoğu zaman, empat gayet güzel bilir.

Mıstık diye bir arkadaşım vardı üniversitede. Sevgilisi kovmuş bunu, Jale’ymiş kızın adı, çık git hayatımdan, defol demiş, bu da geldi gece bizim eve, hem ağlıyor hem anlatıyor falan, dinledim dinledim, kendimi Mıstık’ın yerine koydum elbette, ama kesmiyor beni tek taraflı empati, Jale’nin yerine de koymuşum, başladım kızı müdafaa etmeye. Kendimi tutmasam ben de kovacağım bizim oğlanı, ağzın kokuyor diyorum, seninle öpüşülmez diyorum, hayvan gibi terliyorsun diyorum, seni kim koynuna alsın diyorum, dinledi dinledi Mıstık, baktı baktı, sen ciddi misin lan dedi, cevap bile beklemeden suratıma tükürdüğü gibi çıktı gitti ondan sonra. Bunu niye anlattım? Şundan anlattım; empat dediğin adam böyle bir adamdır işte. Ben böyle bir adamım. Yerde para dolu cüzdan bulurum, önce kendimi kendi yerime koyup sevinirim, daha tam mânâsıyla sevinemeden başlarım kaybedenin yerine koyup üzülmeye. Bu. Hülya beni terk etse, ona ondan bile çok ben hak veririm, vazgeçmeye falan kalkacak olursa da araya girerim güzelce, yüzüne bakılacak adam değilim deyip… Neyse işte. Buyum yani.

Nerdeydim son?

Başhekimlik kapısının önündeydim. Yanaksız adam mıh gibi çakılmış içime, o mu olmak evlâdır diye soruyordum kendime, onun annesi babası falan mı olmak? Elbette o olmak evlâdır diyordum. Böyle bir durumda hasta olmak, benim gibi duygudaşlığı patolojik derecede yüksek olan insanlar için hasta yakını olmaya yüz bin kere yeğdir. Buyur meselâ, bırak hasta yakını olmayı, kendim olmayı bile içime sindiremiyordum o anda. Kendimi kendi yerime koyunca şu soruyla burun buruna geliyordum çünkü: “O çocuk öyle hastayken senin sağlıklı olmaya ne hakkın var?” Abartıyordum sonra. “Bu hastaneye bu kadar adam, kadın, çocuk geliyor, hepsi canının derdine düşmüş…” diyordum, “Sense hem sağlıklısın, hem de buraya gelme sebebin ev kiralamak! Utan utan!”

Utanıyordum. Evlâd-ı hayvanatın barınma derdi olmasa, önümdeki şu beş altı basamağı çıkıp da dünya işleri için başhekim yardımcısının kapısına dayanmaktan, adamı kira kontratosuyla zırtla pırtla meşgûl edip kim bilir kaç hastanın vaktini çalmaktansa elli defa döndüm gittiydim eve; Hülya’ya da “Adam başkasına vermiş.” deyip seve seve yalan söylerdim, ama gene hastalıklı huyum mâni oluyordu bana. Kendimi bir Yasemin’in yerine koyuyordum, bir Timur’un, bir Ayşegül’ün, bir Sedat’ın; görüyordum ki bana güveniyorlar ne biçim, bahçeli ev bulacağım diye bekleşiyorlar, hadi diyordum o zaman, sık dişini, bul şu adamı, evi bağla, Hülya’ya müjdeyi ver.